13 Aralık 2015 Pazar

Aşk Kendiliğinden Gelir - Tek Bölüm


Rezervasyon defterini aramadığı yer kalmamıştı. Bilgisayara gireceği notları vardı. Sibel, kafasını toplamaya çalıştı. Aklı çok karışıktı. Yıllar geçtiği halde neden kafasını toparlayamıyordu? Çünkü yılbaşı geliyordu ve her yılbaşı aynı acıyı yaşayacaktı.
Evine dönmesine neden olan olayı anımsamak istemiyor ama aklından çıkartamıyordu. İkilem dedikler tam da buydu. İki hafta sonra tam üç yıl olacaktı. Üç yıl önce, hayatındaki erkek onu yılbaşı için evine davet etmişti. Şerefsiz herif saati yanlış söylemese belki şu an onunla evli olabilirdi. Sibel’e yedi diyeceğine on yedi demiş, Sibel de saat beşi gösterirken kapıyı çalmıştı. İçerideki hareketin heyecanını dışarıdan bile hissetmişti. Kapının açılması geciktikçe kendisine sürpriz hazırladığını düşünmüştü. Ne kadar salaktı! 

Kapı açıldığında saçı başı dağınık bir Semih vardı karşısında. Neredeyse kapıyı yüzüne kapatacaktı. İçeri almak istememiş, hadi dışarı çıkalım, diye tutturmuştu. Sibel o an nihayet aklının başına gelmesine seviniyordu. “İçeride bir kadın var değil mi?” diyebilmişti. Hem erkek arkadaşı, hem de tiyatrodan oyuncu arkadaşı olan Semih, o an rol kesememişti. Yakalanmış olduğunun bilincinde sadece başını eğmişti. O günden beri her yılbaşında aynı acıyı yaşıyordu. Aldatılmanın verdiği hüzün, aşka inancını gölgeliyordu.
Tiyatro grubunu terk etmiş, köyüne dönmüş ve ablası Ece ve eniştesi Toprak ile birlikte bağlarda çalışmaya başlamıştı. Oyunculuk onun için bitmişti.
Eniştesinin akrabalar için planladığı bungalovlar yaz kış dolmaya başlayınca ve ablası üçüncü çocuğu kucağına alınca işlerin çoğunu Sibel sırtlamıştı. Artık tüm işleri severek yapan bir Sibel vardı. Bağların arasında gezmenin bile zul geldiği yılları yok etmek istercesine çalışıyordu.
Nihayet aradığı defteri bulup bilgisayarı açtı ve notlarını girmeye başladı. Yılbaşında eniştesinin İzmir’den ve askerlikten arkadaşları toplanacaktı. Tanımadıkları iki aile vardı. Onları da gelenler tanıyordu. Böylece kalabalık bir yeni yıl eğlencesi yapacaklardı. Sibel’in katılmayacağı bir eğlence!
*****
O kadar gençti ki! Onun başına böyle bir şeyin gelmesini aklı almıyordu. Neyse ki yine de büyük bir iyileşme göstermişti.
Pınar’ın beyin kanaması ardından felç geçirmesi aileyi şoka sokmuştu. Polat, kız kardeşinin tedavisini yaptırmış, kaslarındaki rahatsızlıkların geçmesi için birçok yeni tedavi uygulamasını araştırmaya başlamıştı.
Fizik tedavi uzmanı Uğur’un tavsiye ettiği çiftliği duyar duymaz araştırmalarını o yönde derinleştirmişti. Annesi ile babası alternatif tedavilere inanmadıkları için itiraz etmişti. At binmenin daha da zarar vereceğini düşünüyorlardı. Fakat yaptığı araştırmalar hipoterapi ile kasların güçlendirildiğini ispatlıyordu. Bahsi geçen çiftlikte, Rus uzmanlar tedavi yapıyordu. Tek sorun tüm zamanlarının dolu olmasıydı.
Teklif ettiği para, başka bir yer olsa havada kapacakları kadar yüksekti ama onlar biz ücret almıyoruz ve yılbaşında kapalıyız demekten öteye gitmemişti. En sonunda orda çalışan uzmanlardan birine ulaşmanın yolunu bulmuştu. Nihayet kadını ülkesine gitmekten vazgeçirecek bir rakamda anlaşmışlardı. Eğer tedavi işe yararsa bitene kadar orada kalabilirdi. İşletmeciler ile görüşmüş ve on beş aralıkta giriş yapacakları konusunda onları da ikna edebilmişti. Fizyoterapist Uğur’un adı işe yaramıştı!
Uğur’un kocası, çiftlik sahibinin askeriyede komutanı olduğu için dolaylı yoldan da iknada faydası olmuştu. Zaten uzman kadının kabul etmesi yeterliydi aslında. Tesis nasılsa her zaman açıktı.   
Valizlerini hazırlarken kışın sert geçtiğini düşünüp kalın şeyler almıştı yanına. Kardeşinin de benzer şeyler koyması için annesini uyarmıştı. Tedavinin ne kadar süreceğini bilmiyorlardı. Gerekirse sonra yine eşya isteyebilirdi. Kendisi için önemli olan elektrik olması ve ara sıra da olsa internete bağlanabilmesiydi! Köyde olduğunu öğrendiği çiftliğin tanıtım yazılarında internet olduğu belirtilmişti. Bu bilgiye inanmak zorundaydı.
Arabanın bakımı yapılmıştı. İçi rahat olarak yola çıkacaktı. Uzun bir yolculuk olacaktı. Kardeşinin rahat etmesi için yanlarında yastıklar vardı. Koltuk değnekleri de bagajdaydı.
Pınar, yerine yerleştiğinde her şey hazırdı.
***
“Sibel, hepsi tamam mı? Aşçılar iki tane olacak. Onların kalacağı yer hazır değil mi?”
“Hazır abla. Eniştemden betersin.”
“Çünkü Toprak, önem veriyor bu gruba. Arkadaşlarını bekliyor ve çok heyecanlı. Aksilik olmasını istemem.”
“Komutanının karısının yolladığı müşteri de bugün giriş yapacak.”
“Onlar burada kalacak, bungalovları hazır mı?”
“Abla, sen Ekin’i emzirsene! Her şeyi kırk kere sorma. Ya da git biraz bağların arasında dolaş. Bak bakalım don tehlikesi var mı?”
“Sibel Hanım, ablalar kovulmaz. Ekin’i yeni uyuttum. Karnı tok altı temiz. Bağlarımın başında iyi adamlarım var. Tehlike yok. Tek tehlike senin beni kızdırman! Huysuzluk yapmaya başladın yine.”
Ece, Sibel’in kötü bir aşk tecrübesi yaşadığını biliyordu ama ayrılık nedeni hakkında fikri yoktu. Tek bildiği yılbaşı günü ayrıldıkları idi. Köyde böyle günlerin kutlanma adeti zaten yoktu. Her zamanki gibi bir gündü. Oysa bu sene özel bir geceye dönüşecekti. Toprak’ın arkadaşları aileleri ile gelecek ve büyük bir grup olarak kutlayacaklardı. Ece için de bir ilkti bu.
“Aşçılar haftaya gelecek. Bu gelen hastanın ve yanındakilerin yemeklerini siz mi yapacaksınız?”
“Toprak yapacak canım. Ben o mutfağa girmem. Kızıyor bana. Elimin hiç tadı yokmuş!”
“Abla, yerden göğe haklı eniştem! Berbatsın hala.”
“Ukala. Şaraplara tat katıyorum ben. Yemekler Toprak’ın işi.”
Sibel, başını sallayarak işine döndü. Giriş yapacak olan müşterilerin bungalovunu son kez kontrol etmesi gerekecekti. Ablası konuştuysa mutlak bir aksilik çıkardı. Anahtarı alıp evin yolunu tuttu.
Dışarıda yirmi santime yakın kar vardı. Buz gibi havaya aldırmadan hızlı adımlarla eve yaklaştı. Bacasından hafif bir duman yükseliyordu. Ateş geçmek üzere, diye düşünüp hızlı bir şekilde kuru odunların olduğu yere gitti. Kucak dolusu odun alıp eve odunluk olarak kullanılan bölümün iç kapısından geçti. Çok soğuk günlerde konukların dışarı çıkmadan odunlara ulaşabilmeleri için iki kapı yapmışlardı.
‘Murat Ağabey çok iyi iş çıkarttı. Her isteğe yanıt veren evler oldu bunlar’ diye düşünerek şömineye odunları yerleştirdi. Evin içi gayet güzel ısınmıştı. Dileyen konuklar klima ile de ısınabiliyordu. Ama bunu tercih eden çok az kişi oluyordu.
Odaları gezip gerekli kontrolleri yaptı. Üstteki banyoda havlu olmadığını görünce kontrol etmekle doğru karar verdiğini gördü. Küçük aksaklıklar her zaman olabilirdi.
İşi bittiğinde gönül rahatlığı ile çıktı evden. Isıtmalı havuzun yanından geçip büyük eve girdi.
***
Çok daha dikkatli kullanıyordu arabayı. Yollarda kar ve buz artmıştı. Bu kadar karlı bir ortam olacağını düşünmemişti. Pınar, ön koltuğa geçmiş, belindeki koruyucu korse ile dimdik oturuyor, dışarıda gördüğü her beyaz ağacı gösteriyordu. Yirmi beş yaşındaydı. Son bir yılın büyük bir kısmını hastanelerde geçirmişti. Felç erken anlaşılıp hemen hastaneye gidildiği için şanslıydılar. Yine de tekrarlayan beyin kanaması yüzünden tahminlerinden uzun süren bir tedavi uygulanmıştı.
Doktorları artık sorun kalmadığını, kasları kuvvetlendikten sonra yürümesindeki sorunun da tamamen yok olacağını söylüyorlardı. Yavaş hareketlerle müziği değiştirmek için uzanıp, başka bir kanala geçmişti. Yöresel bir kanal olma ihtimali yüksekti. Türküler çalmaya başlayınca yüzü de gülmeye başlamıştı.
Polat, ‘Nihayet artık gülüyor!’ diye düşündü. Aylarca sadece ağlamıştı. Normale dönüyordu artık.
“Sen orada sıkılmayacak mısın? Eğer ortamı beğenirsen ve için rahat edecekse beni orada bırakır dönersin. Ne de olsa köyde yaşayacağız. Senin gibi şehir hayatına alışmış birini sıkar.”
“Bir süre deneriz canım. Ben sıkılırsam annem gelir, o sıkılırsa babam gelir. Hepimiz için değişiklik olur, sen kendini üzme.”
“Bence sen oradan ayrılmak istemeyeceksin.”
“Neden?”
“Çünkü orada şu bıktıklarından uzak kafanı dinleyecek ve rahat rahat yazacaksın. Bunun tadını alınca da orada kalmak isteyeceksin.”
Polat, Pınar’ın dediklerini dinlerken kendi hayatını düşünüyordu. Polisiye dizi senaryosu yazıyordu. İkinci sezonundaki dizi çok beğenilmişti. Elinde üç bölümlük yedek vardı ama yeni bölümleri oluşturması için çalışması gerekecekti. Kardeşi haklı olabilirdi. Burada rahatça yazıp daha iyi şeyler yaratabilirdi. Denemeden bilemeyeceği bir yaşamdı. Hem İzmir ve Muğla yakındı. Gece hayatı ya da biraz farklı eğlenceler ararsa nerelerde bulacağını biliyordu.
Öğlen yemeği yerken yollarının çok az kaldığını da anladılar. Garson, kalacakları yeri iyi biliyordu. Buralarda çok tanınan bir çiftlikti. Yazın garson olarak orada bir süre çalışmıştı. Yolu tarif ederken mutlaka zincir takmasını söylemişti. Kar lastikleri kullandığını, zincire gerek olmadığını söylese de ısrarcı olmasından sonra kardeşini tehlikeye atamayacağını anlayıp yardım alarak kısa sürede iki lastiğine zincir takmıştı.
***
Sinem telefon açmış ablası ile konuşuyordu. O hala oyunculuğa devam ediyordu. Sibel bazen sahneyi özlediğini düşünüyordu. Sinem’in verdiği haber ile yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Tiyatro çok keyifliydi ama televizyonda oyuncu olmak, tanınmak için her zaman daha etkendi. Ve kardeşi teklif almıştı. Yeni sezonda başlayacak bir dizide rolü olacaktı. İki kardeş heyecanla on dakikadan fazla konuştular. Sibel bir araç sesi duyduğunda hala konuşuyorlardı. “Kapatmam lazım canım, beklediğimiz konuklar geldi. İnşallah çok iyi olur senin için.”
“İnşallah ablam, herkesi öp benim için. Ve lütfen sen anlat onlara. Saatlerce itiraz dinlemek istemiyorum.”
“Ah neden beni aradığın çıktı ortaya. Anlatırım tatlım, hadi kapattım.”
Elinde telefon ile dış kapıya gelmişti. Ablasının evinin alt katında büro olarak kullandıkları küçük oda tüm işlerin düzenlendiği yerdi. O nedenle misafirlerini de orada ağırlayacaktı...
Araçtan otuz yaşlarında, koyu renk saçlı uzun boylu bir erkek, aynı renklere sahip, erkek kadar olmasa da uzun boylu olan bir kadın indi. Polat ve Pınar Özcan…
Pınar Özcan, bagajdan çıkartılan koltuk değneklerine yaslanarak yürürken Polat Özcan da onun düşmesini engellemek için her an tetikteydi. Evin önündeki yol ve bungalovlara giden yolların kardan temizlenmiş olması kayma riskini azaltıyordu. Sibel, tehlikenin olmadığından emin, bekledi konuklarını. ‘Ne kadar uyumlu bir çift” diye düşünürken benzerliği yakaladı. Yakışıklı adamın yüz hatları ile genç kızın yüz hatları neredeyse aynıydı. Kardeş olduklarını söylemelerine gerek yoktu.
“Hoş geldiniz. Umarım yolculuk sorunsuz geçmiştir?”
“Hoş bulduk, teşekkürler sorun yaşamadık.” Sesi de kendisi gibi güçlü, dedi Sibel. Ses tonu onu yine oyunculuk zamanlarına götürdü. Meraklı gözlerle bakmıştı genç adama. Sonra da hızlıca başını çevirdi. Çünkü o da kendisine ilgiyle bakıyordu.
“Pınar Hanım, biraz dinlenin, müsait olduğunuzda eğitmeniniz ile tanışırsınız. Yarın da çalışmalara başlarsınız. Aç mısınız?”
Genç kız gülümseyerek yanıtladı, “Hayır teşekkürler yolda yedik. Bu arada adınızı öğrenemedik!”
“Özür dilerim, Sibel ben. Burası ablam ile eniştemin evi. Çiftlik de hepimizin. Sonra bunları bol bol konuşuruz.” Tekrar Polat’a dönüp, “ Size de teşekkür borçluyuz. Bu yılbaşı Uğur Hanım ile birlikte kalabalık bir grup gelecek. Sizin anımsatmanız ile karar vermişler.”
“Teşekkür ettiğinize göre iyi bir şey yaptığımızı düşünüyorum. Sizi de yılbaşı üstü zorladık. Kardeşimin tedavisini geciktirmek istemiyorum. Benim de birkaç hafta vaktim vardı. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.”
“Tedaviniz için elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz. Fakat önümüzdeki hafta bolca çocuk sesi olacağını şimdiden söylemeliyim. Tüm aileler çocukları ile gelecek. Evler ses geçirmez şekilde yapıldı ama bahçeye çıktığınızda aynı sessizliği bulamayacaksınız. Yemekler çoğu zaman burada ve birlikte yenecektir.”
Pınar, “Ağabeyim için sorun olmaz. O gününün çoğunu bilgisayarının başında geçirecektir. Kulaklıklarını takar ve yumuşak bir müzik dinlerken saatlerce yazar. Arada dürtmezsek yemek yemeyi bile unutuyor. Çocuk sesi beni hiç rahatsız etmez.” dedi. O an daha fazlasına gerek olmadığını düşünmüştü.
Polat kardeşine gülerek baktı. Genç kızın samimi gözleri mi acaba onu bu kadar rahatlatmıştı? Yoksa burada göreceği tedavinin onu tamamen iyileştireceğini düşünmek mi moralini düzeltmişti? Ne olduğu önemli değildi, önemli olan neşeli şekilde konuşması ve kendisine takılmasıydı. Üstelik yola çıktıklarından beri mutluydu!
“Benim yemeğime karışma, ölmeyecek kadar yiyorum. Çocuk sesleri çoğalırsa o zaman da kulaklıklarımı takarım. Dinlenmek ister misin? Kalacağımız eve gidelim mi?”
“Size evinizi gösterebilirim ama isterseniz önce şaraplarımızdan birer kadeh tadabilirsiniz. Burası bizim aynı zamanda şarap tadım ve satış alanımız. Şöminemiz de cazip bir şekilde yanıyor. Büyük bir kütüphanemiz var. Okumak istediğiniz kitabı oradan almanız yeterli.”
Sibel, bunları söylerken Polat soran bakışlarla kardeşine döndü. O da başını sallayınca teklifi kabul edip bürodan çıkıp sıcak odaya yürüdüler. Sibel, kırmızı mı beyaz mı diye sormuş, yanıtlarından sonra ikisine de kırmızı şarap koymuştu. Pınar, ilaç kullandığı için kadehin dibine tadımlık koymasını rica etmişti. Kadehleri verirken, “Akşam kar yağmaya devam edecekmiş. Bizde adettir, kardeşler kar yağarken kartopu oynar. Şu an sadece iki kardeş burada olduğu için eniştemi ve çocukları da kattık işin içine. Siz de katılırsanız sıcak şaraptan da akşama tadarsınız.”
“Şu an söz vermeyelim. Uyuyup kalmazsak katılırız size.”
“İzlemek için sıcak bir yer var mı?” diyen Pınara bakıp gülümsedi Sibel, “Koca varillerde ateş yakıyoruz. Evden de gözükürüz zaten. Tercih senin!” diyerek açıklamıştı. Onların katılmasından hoşlanacaklarını biliyordu.
İkisi de sıcak insanlardı. Hava daha çok kararmadan onları evlerine götürdü. Hem evi hem de kömürlüğe ulaşan kapıyı gösterip şömine sönerse klimayı çalıştırmalarını söyledi. En kısa sürede şöminelerini yeniden yakacak birilerinin geleceğini de ekledi.
“Başka bir sorunuz yoksa akşam yemeği için saat yedide sizi büyük binaya bekliyoruz. Ama isterseniz buraya da yollayabiliriz.”
“Oraya gelmeyi tercih ederiz sanırım. Ablanız ve enişteniz ile tanışmayı çok isteriz.”
“Akşam yemeğinde ikisi de masada olacaktır. Eniştem İzmir’deki lokantasına gitmişti. Ablam da ufaklıktan bulduğu fırsatı değerlendirip uyuyordu. Dokuz aylık bir erkek bebekleri var. Birazdan okuldan gelecek iki de kızımız var. Hepsini akşama görebilirsiniz.”
Polat, üç çocuk olduğunu anlayınca akşam yemeğini kendi evlerinde yemeyi ciddi olarak düşündü. Sonra kabalık olacağını düşünüp vazgeçti. Genç kıza dönüp, yüz hatlarını yumuşatan gülümseme ile bakıp “Son bir sorum var, internete bağlanmak istediğimde ne yapmam lazım?” diye sordu.
“Kablosuz bağlantınız her zaman açık olacak. Şifresi televizyonun yanındaki kitapçıkta yazılı.”
Sibel dışarı çıkıp kapıyı arkasından çekerken kendisine şaşkınlıkla bakan Polat’ı ve ağabeyine bakıp gülen Pınar’ı fark etti. Komik olan neydi acaba?
***
“Çok güzel bir kız. Bayıldım. Eh artık uzaklara gitmeye gerek yok. Sıkılmadan burada vakit geçirirsin.” Pınar, ağabeyinin beğenerek baktığını görmüştü.
“Kim o güzel kız? Sibel Hanım mı? Evet, sanırım güzel bir kız.” Polat, beğendiğinin anlaşılmasına bozulmuştu.
“Sanıyor musun? Ayıp ediyorsun! Gerçekten güzel bir kız. Üstelik çok da tatlı dilli!”
“Gözlerinde hüzün vardı” dediği an pişman oldu. Güzelliğini fark etmemiş olması gerekirken gözlerindeki hüznü gördüğünü itiraf etmişti. Pınar ağabeyinin haline bakıp güldü sadece.
Uzun bir süre burada kalacaklardı!
***
İlk akşam yemekleri tahminlerinden daha güzel ve keyifli geçmişti. Ailenin iki kızını tanımış, Özüm ile Tanem’in güzellikleri ve terbiyeleri ile mest olmuşlardı. Polat, gelecek olanların çocuklarının da böyle olmasını umarken hayalperestlik yaptığını düşünüyordu. Bebeği de görmüşlerdi. Ablalarına benzeyen renkleri, yüz hatları ile yakında onların peşinde koşturacaktı.
Yemeğin sonuna doğru Özüm, iki gün sonra doğum günü olduğunu anımsatıp babasından pasta istedi. İki kardeş küçük kızın pastayı babasından istemesine şaşırmıştı. Polat susmayı tercih ederken Pınar, “Annenden isteyecektin sanırım?” diye atlamıştı. Ece kahkahalarla yanıtladı. “Emin ol canım, babalarından istediler. Benim pastadan anladığım sadece yemektir. Ama kocam mutfakta bir harikadır. Yumurta bile kıramayan ben gibi bir kadın için o bir hazinedir.”
Toprak lafa karışıp, “Ailenin yüz karası odur. Gerçekten yumurta kıramaz. Ben de artık öğretmeye çabalamaktan vazgeçtim.”
“Beni kötüleyeceğine bunu neden yapıyor olduğumu düşünseydin şimdiye kadar o mutfaktan çıkamayan ben olurdum. Akıllı bir kadınım, ne kadar kötü yemek yaparsam o kadar mutfaktan uzak kalırım.”
“Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun üzüm gözlüm? Ben seni bağlarda seviyorum. Mutfak benim krallığım.”
Konu kapandığında Pınar, Sibel ile konuşmaya başladı. Ona sorular soruyor, tanımaya çalışıyordu. Müşterilerin sorularını yanıtlıyor ama kendileri soru sormuyorlardı. Ne zaman onlar konuşmak isterse o zaman soruları ile onların daha rahat konuşmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Sibel yine aynı şekilde Pınar tarafından sorulan soruları yanıtlamıştı. Aynı yaşta olduklarını hatta aynı ayda doğduklarını öğrenince gülümsemişti ikisi de. Sibel’in lisede tiyatroya başladığını ve üç yıl öncesine kadar tiyatro yaptığını öğrenince şaşırmış bir şeyler söylemek istermiş gibi ağabeyine bakmış ama onun kısacık bir kaş hareketi ile vazgeçmişti. Sibel o hareketin anlamını ve onların mesleklerinin neler olduğunu sormayı çok istese de soru sormama kuralını anımsayıp sustu.
Pınar, oradakilerin rahatsızlığı hakkında az bilgisi olduğunu tahmin edip, ani tansiyon yükselmesi ile geçirdiği beyin kanamasını ve ardından yaşadığı felci anlatmıştı. Hızlı teşhis, çabuk müdahale ve iyi bakımlarla konuşmasındaki ve elindeki belirtiler tamamen geçmişti. Sadece belinden aşağısında kasların çalışmasını gerektiren sorunlar vardı. Artık tedavinin sonuna geldiklerini söyledi. Masadakilerin anlayışlı yüzleri ile içi daha da rahatlamıştı. Tanıştığı Rus eğitmen de zaten iki ay gibi bir sürede büyük bir iyileşme olacağını söylemişti.
Çocukların uyku saatlerinin geldiğini söyleyerek masadan kalkmaları iki kardeşi de şaşırttı. Henüz saat sekiz buçuktu. Bu saatte kendi isteği ile yatan çocukları görünce şaşırmaları normaldi.
“Hep erken mi uyurlar?” Polat, merakını yenememişti.
“Sabah çok erken kalkıyorlar. Anaları kızları kendisine benzetti ne yazık ki. Mayalarında üzüm var ikisinin de. Ekin de onlardan farklı olmayacak. İki kız da her sabah erkenden bağlara gidiyorlar, anneleri ile birlikte çalışıyorlar. Bazen de ilk işleri at binmek oluyor. Karımın normal bir merakı yok anlayacağınız.”
“Ama burada gerçekten çok güzel bir ortam yaratmışsınız. Bu büyük mutfak ve masa da haklı olduğumu ispatlar gibi.” Polat, o masanın etrafındaki kalabalığı tahmin edebiliyordu.
“Evet, çok güzel yıllar geçti bu evde. Kötü zamanlar da oldu tabii. Kayıplar, düğünler ve doğumlar bir ailenin yapı taşları. Önemli olan o taşların yerinden oynamasını engellemek.” Toprak, erkekçe bir gurur ile konuşuyordu. Ailesinden ve yaşadıklarından gurur duyduğunu gizlemek aklından bile geçmiyordu.
Yemek süresince Sibel masadaki konuşmaları takip etmiş ve konukları tanımaya çalışmıştı. Pınar’ın canlı yüzü, konuşurken bol bol gülümsemesi hoşuna gitmişti. Ağabeyi de konuşkandı ama kardeşi kadar sık gülmüyordu. Yine de aralarda yapılan esprileri kaçırmadığını anlatan gülümsemeler dudaklarında uçuşuyordu.
Saat dokuz buçuk olduğunda daha fazla dayanamayan Ece esnemiş, bunu gören Polat da rahatsızlık verdiklerini düşünüp hemen kalkmıştı. Ece her ne kadar bebek yüzünden uykusu bölündüğü için esnediğini söylese de ikna edememiş, yol yorgunu mazeretine sığınan Polat ile Pınar’ı uğurlamıştı.   
Sibel de onlarla kalkmış, annesinin evine gitmek için yola düşmüştü. Kar yağıyordu ama kimsenin kartopu oynayacak hali yoktu.
***
Pınar, tedavi maksatlı at binmeye başlamış, Polat da önce onu izleyerek vakit öldürse de işlerinin olduğunu anımsayıp eve kapanmıştı. Pencerenin önüne koyduğu masada çalışıyordu. Böylece gün ışığını da kullanıyordu. Şömineyi ateşi söndürmeden desteklemeye alışmıştı. Sık sık yerinden kalksa da aklı dağılmıyor, rahatlıkla yazmaya devam ediyordu. Bunun nedeninin huzurlu ortam olduğunu itiraf etmişti kendisine. İstanbul’da yazacağından çok daha fazlasını burada iki günde yazmıştı. Üstelik internet bağlantısı sayesinde yollamıştı bile.
Yeni bölümü düşünürken notlar almaya başlamıştı. Konu, kişiler, ipuçları derken yeni bir cinayet daha çıkmıştı ortaya. Notlarını tamamlayınca yeni bölümü yazmaya hazırdı. Henüz bölüm numarasını yazmıştı ki karşıdaki büyük evin kapısının açıldığını ve birisinin dışarıya çıktığını gördü. İki gündür aralıksız kar yağıyordu. O nedenle ortalıkta kimseyi görmemişti. Ne kahvaltıda ne de öğlen ve akşam yemeğinde yoktu! Böylece, aslında görmek istediği kişinin Sibel olduğunu kendine itiraf etmişti.
İşte şimdi kapıda duruyor, temiz havayı içine çekip nefes verdikçe ağzından çıkan buharın ardında görünmez oluyordu. O da ablası gibi saçını örüyordu. Ne kadar benziyordu iki kadın! Biraz daha izledi. Üşüyor olduğu belliydi. Neden kapıya çıkmıştı acaba? Yine yüzünde o üzgün ifade vardı. Konuşurken saklıyordu. Tiyatrocu olduğunu öğrenince saklamayı başarmasına şaşırmaktan vazgeçmişti. Ailesi biliyordur neden üzüldüğünü, diye düşündü. Elbette kendisine söylemeyeceklerdi!
Tekrar yazmaya çalıştı ama aklı kapıda duran ve üşüyen genç kızda takılı kalmıştı. Ekranda “Bölüm 51” yazısından başka bir şey olmasa da ‘kaydet’ tuşuna basıp öyle kalktı masadan. Kabanını alıp evden çıktı. Sıcak bir kahve içmenin zararı olmazdı!
Kendisini gören Sibel, küçük zoraki bir gülümseme yollamıştı.
“Kahve bulma ihtimalim var mıdır?”
“Kahve, çay ve salep, her zaman bulacağınız sıcak içecekler.”
“Salep! Tarçın da vardır o zaman? Asla hayır diyemeyeceğim ikili.”
“Hadi gelin üşümeyin.”
“Siz üşüyordunuz ama! Neden burada üstünüze bir şey giymeden duruyorsunuz?”
“Az önce keyifsiz bir telefon konuşması yaptım. Tepemden çıkan ateşin sönmesi gerekiyordu.”
Polat dayanamayıp kahkahayı bastı. “Sizi kim kızdırdıysa onun yerinde olmadığım için mutlu oldum.”
“Olmalısınız. O şu an burada olsa zevkle kara gömerdim.” Sibel de gülüyordu. Ve ilk kez Semih ile ilgili konuşurken güldüğünü fark ediyordu. Utanmadan aramış, ona uygun bir rol olduğunu, oyunun kadrosuna katılmak isterse geçmişi unutabileceğini söylemişti. Sanki geçmişte unutması gereken hareketler yapan Sibel’miş gibi! Ya salaktı ya da Sibel’i salak sanıyordu. Deminden beri kapının dışında soğuk havayı ciğerlerine doldurmuş ve üç yıldır üzüldüğü adamın bu kadar sığ olduğunu nasıl fark edemediğini düşünüp kendisine sövmüştü. 
İçeriye giren ikili sıcak hava ile bir anda gevşediler. Çok büyük olan alan gayet güzel ısınmıştı. Sadece şömine ile ısınmıyordu ev. Aynı zamanda kaloriferler de binayı ısıtmakta kullanılıyordu.
“Bu ev çok güzel. İnternetteki bilgilerin doğru çıkmadığı çok tesis gördüm. Ama sizin sitedeki resimleriniz burasının güzelliğini anlatmakta yetersiz kalmış.”
“Murat bu sözlerinizi duyunca çok mutlu olacak.”
‘Murat?’ Bu kimdi acaba? Az önce sinir eden olamaz, o olsa bu kadar iyi bir ses tonu ile söylemez, diye düşündü. Kim olduğunu sormanın dolaylı yolu vardı. “Mimar mı, Murat?”
“Evet, o ve eşi yılbaşı için gelecek olan gruptalar. Tanışırsınız nasılsa. Eniştemin arkadaşı kendisi. Karısı da ablamın arkadaşı. Çöpçatanlık yapıldığını düşünmeyin, tamamen rastlantı diyebiliriz. Gerçi Murat, ablamın çok faydasının dokunduğunu söyler hep.”
“Çok kalabalık olacağız sanırım yılbaşında. Diğerlerini tanıyor musunuz?”
“Ben tanımıyorum. Eniştemin komutanı, asker arkadaşı, İzmir’den tanıdığı bir emniyet müdürü ve birileri daha.”
“Hep böyle kalabalık olur mu?”
“Yazın artık çok kalabalık. Bağbozumu zamanında köydekiler bile pansiyonculuk yapar hale geldi. Ablamın ve eniştemin etkisi büyük bunlarda. Diğer mevsimler genelde aileden birileri, bazen arkadaşlar ya da sizin gibi tedavi maksatlı gelenler ile dolu oluyor. Bu arada mutfağa geçersek ablamı da buluruz.”
“Geçelim tabii ama lütfen bana siz demekten vazgeçin. Benim bulunduğum ortamlarda isimlerle hitap etmek ve sen demek adettir. Kendimi tuhaf hissediyorum.”
“Nasıl isterseniz… istersen.” Sibel onun bulunduğu ortamları merak ettiğini saklamak zorunda kaldı yine.
Mutfakta, karı koca ve bebekleri çok güzel bir ortamda hem konuşuyor hem de yemek hazırlığı yapıyorlardı. Ece salata yapıyor olmalıydı. Elinde büyükçe bir bıçak vardı ve kendisine takılan kocasına sallamaktan çekinmiyordu. İkisinin mutfağa girdiğini görünce onlara döndüler.
“Kaynananız sevecek! Çok güzel bir kek var. Kahvemiz de hazır. Çay isterseniz o da var.”
“Abla, salep içmeye gelmiştik.”
“O da iyi fikirmiş. Yine de önce kahve içip sonra salep içebilirsiniz. Hatta şu an yapacak daha iyi bir şey olmadığına göre çatıya çıkalım.”
“Yine hava mı atacaksın?” Toprak gülüyordu.
“Orayı yaptırırken düşünecektin tatlım. Orası benim için dünyanın en güzel yeri. Hadi tabaklarınızı alın da çıkalım.”
“Pınar beni bulamazsa merak eder. Haber verseydim.”
“Çalışma bitince buraya gelmelerini söylemiştim. Sizi de çağıracaktık zaten. Hadi çıkalım.”
Kısa süre sonra Polat ne denmek istendiğini anladı. Çok özel bir yere gelmişti. Camdan gözüken bembeyaz topraklar, çatısı karla örtülü evler göz alabildiğine uzanıyordu. Kalın minderlerle döşenmiş köşe kaçamak yapmak isteyen sevgililer için özel yapılmış gibiydi. Köşede bir de gitar vardı. “Kim çalıyor?” diye sordu. Toprak,”Ben,” diye yanıtladı. “Sen de çalıyor musun?”
“Eskiden çalardım. Uzun zamandır elime almadım.”
“Al o zaman. Ben alışkınım amatörlerin tıngırdatmasına!”
“Bana taş atayım derken konuğumuza amatör dedin tatlım.”
“Kimse sen kadar kötü çalamayacağı için sorun değil.”
“O kadar mı kötü çalıyor?”
“Yemek yapması, gitar çalmasından iyi.”
İkisinin sevgi dolu takılmaları çok hoşuna gitmişti. Toprak karısını çok seviyor ve bunu da göstermekten çekinmiyordu. Köşeye oturan karısının omzuna doladığı kolunu biraz sıkıp yaklaştırmış ve saçlarına öpücük bırakmıştı.
“Sibel, ablam bana bir dilim daha verir misin? Çok açım.”
“Uzat tabağını. Abla, yarın Pınar ile Polat’a yukarıdaki atları gösterelim mi?”
“Göster tabii. Ben yarın doğum günü için hazırlık yapacağım. Hanımefendi arkadaşlarını istiyormuş. Eski köye yeni adet. Dört beş tane arkadaşı gelecekmiş, birlikte eğleneceklermiş.”
“Pınar yardım etsin size. Atlara sonra bakarız. Rahatsızlanmadan önce anaokulunda çalışıyordu. Bir sürü oyun bilir. Oturduğu yerden yönetebilir.”
“Çok teşekkürler ama onu yormayalım.”
“Yarın dinlenme günü zaten ve yorulmaz. Uzun zamandır onu böyle iyi görmemiştim. Çocuklarla oynamak da hoşuna gider.”
Ece kısa bir an düşündü ve sonra başını sallayıp kabul etti.
Sibel’e dönen Polat, “Kusura bakma, senin programını iptal etmiş gibi oldum ama ona iyi gelecektir. Ertesi gün görelim atları olur mu?”
“Olur tabii. Önemli olan Pınar’ın kendini iyi hissetmesi.”
Polat kısık bir sesle, “Senin de kendini iyi hissetmen önemli.” demişti. Sibel doğru duyduğundan emin olmadan başını kaldırıp bakmış, delici bakışları görüp başını yeniden eğmişti. İkinci kez onun kendisine bakışlarından utanıyordu. Biraz fazla derin bakışlardı. Heyecanlandıran, anlamlarını çözme isteği uyandıran bakışlar…
***
 Doğum günü, Özüm’ün tahmininden daha eğlenceli olmuştu. Pınar’ın öğrettiği oyunlarla arkadaşları çok gülmüş, babasının yaptığı pasta ile ağızları tatlanmıştı.
Akşam kalan pastadan tadan Polat, Toprak’a övgü yağdırıyordu. “Müthiş gerçekten. Lokantanızın neden o kadar meşhur olduğunu anlamak güç değil.”
“İyi aşçılarım var. Ben artık sadece ailem için yemek yapıyorum. Yarın iki aşçım buraya geliyor. Ertesi gün de kabile toplanacak. İlginç bir ortam olacak.”
“Kimler gelecek desem? Sibel, senin arkadaşların olduklarını söyledi.”
“Evet, benim eski dostlarım! Askeriyede istihbaratta komutanım olan Erhan ve karısı Uğur senin sayende gelmeye karar verdiler. Uğur’a hipoterapi yaptığımızı bildirmiştik. Onlar ilginç bir aile. Üç kız kardeş, üç erkek kardeş ile evlendi. Hepsi gelecek. Çocuk sayılarını sorma bilmiyorum. Yine asker arkadaşım olan Ercan var. O da eşi Aslı ve bir başka çift ile gelecek. Alize ile Poyraz benim arkadaşın evlenmesinde arabuluculuk yapmış. Hikayeyi onlardan dinleriz. Alize ve Poyraz’ın çok olaylı bir evliliği olmuştu. Cinayetler aileyi epey sarsmıştı.”
“Cinayetler mi? Ciddi misin? Geldiklerinde sorsam ayıp olur mu?”
“Sanmam, uzun yıllar önceydi. Aile içinde yaşanmış olaylardı ama basına yansımıştı. Poyraz Kurt’u bilirsin. Onun dedesi, babası cinayete kurban gitmişti.”
“Anımsadım. Gazetede yazanları toparlarım ama onlardan dinlemek farklı olabilir.”
“Neden toparlayacaksın gazetelerden bilgi?” Soran Sibel idi! Dayanamamış, kuralı yıkmıştı. Pınar, ağabeyine baktı. Ne diyecekti?
“Merak işte. Aile içinde olan olaylar ilginç olabiliyor.” Onun nihayet merak edip bir şey sormasından hoşlanmıştı. Gizemli olmak iyi olabilirdi.
Bu kez bakışanlar Ece, Toprak ve Sibel idi. Toprak konuyu yeniden gelecek olanlara çevirdi.
“Bir arkadaşım var. İzmir’de görev yapıyor. Emniyet Müdürüdür. Lokantaya sık gelirdi eşi ile. Onlar da gelecek. Hakan ve Nil… Nil de Uğur’un arkadaşı aslında. Üç çocukları var. Ece, sen Nil’in fal baktığını biliyordun değil mi?”
“Evet aşkım, bana bakmıştı bir kere.”
“İstersen sana da baksın. Tuhaf bir kadın. Sözde fal bakıyor ama bir sürü şey söylüyor. Hakan bir ara cinayetleri çözerken fallarla yardımcı olduğunu söylemişti. Ah aman Allah’ım, bu sırdı. Sakın kimseye söyleme.”
“Onlar istemediği sürece söylemem.”
Tuhaf bir yanıttı. Sanki onlara soracakmış gibi! Sibel şaşkınlıkla baktı. Toprak devam etti.
“Bir başka asker arkadaşımız var. Biz bitirirken o başlıyordu gerçi ama kısa süre de olsa birlikte askerlik yaptık. Tayfun ile deli dolu karısı Çağla gelecek. Bak işte onların da üç çocuğu var. Ve sanırım o çocuklara bakması için babaanneyi de getirebilirler. Tanımak lazım. Hâlâ motora binen bir babaanne…”
“Murat ile Didem’i unutma hayatım.”
“Evin mimarı olan Murat değil mi? Sibel bahsetmişti ondan.”
“Evet, onlar da geliyor. Kaldığın evi de Murat yaptı. Daha doğrusu buranın tamamını o yaptı. İzmir’deki evimin de büyük kısmının onun emeği olduğunu bilmelisin. Şu an oturduğumuz yerin aynısı o evde de var ve karım orayı görür görmez aşık oldu.” Kısa bir an durup düşündü. Galiba tüm gelecekleri saymıştı. “Hepsi bu kadar mıydı? Atladığım var mı?”
“Evet, Erhan komutan, bir çift daha çağırmış. Aden ile Ferhat isminde bir çift. Onları da Erhan komutan ile benzer bir işte olabilirler.”
“Anımsadım. Tüm evler dolacak zaten. Çocuklar başımızı şişirirse ne yapacağız?” Ece bundan gerçekten korkuyordu.
“Onlara manejde at binme dersi veririz, yorgunluktan sızar kalır hepsi. Rahat edersiniz merak etmeyin.”
“Çocukların küçüğü var büyüğü var. Hepsinin terbiyesi aynı olur mu bilmem. Bizimkiler uslu ama onları tahmin bile edemem. Daha önce hiç biri ile çocuklu ortamlarda bir araya gelmedik. Ya yemekler ya partilerde buluştuk.”
“Çok zorlanırsanız Pınar yine yardımcı olur. Partide çok eğlenmiş. Yaşı büyük çocuklarla oyunlar oynamak onu mutlu etmiş.” Bunları söylerken Sibel ile derin bir muhabbete dalmış olan kardeşine yan gözle bakıyordu.
“Yok artık. O kadar çocuk ile uğraşmasını bekleyemeyiz. Bize fikir verse o bile yeterli olur.”
“Dün akşam çok mutluydu. Neredeyse parti süresi kadar zamanda bana partiyi baştan sona anlattı. Onu gülerken görmek çok güzel ve inanın buraya geldiğinden beri gülüyor.”
“Tedavisinin iyi sonuçlanacağına inancı yüksek. O da moralini düzeltiyor ve gülümsüyor. Ne güzel bir şey. Bu arada kahveler bittiğine göre ben saleplerinizi yapayım.”
Sıcak odada, sıcak saleplerle ve sıcak muhabbetlerle zaman geçiriyorlardı. Oğlunun odasına bakıp uyumaya devam ettiğini görünce mutlulukla mutfağa girdi.
Kar yağmaya başlayınca çatı katındaki köşeye çıkmayı teklif etmişti Toprak. Hepsi kabul edince Ece ile birlikte tepsileri alıp çıktılar. Kısa süre sonra saleplerini bitirmiş, Polat’ın akort yapmasından sonra çalmaya başladığı gitarın ezgilerini dinliyorlardı. Böyle bir yerde, insanın sevdiğine şarkı söylemesi çok romantik olurdu. Oysa kendisi pek romantik biri değildi. Tüm vaktini cinayet planlamakla geçiriyordu. Romantizmi düşünecek hali kalmıyordu.
Ayrıca kim için düşünecekti?
Ortada biri yoktu!
Var mıydı?
Olabilirdi!
***
Misafirler geldikçe ortalık şenleniyordu.
Polat ise evden çıkmıyordu. Salep içtikleri günden sonra sadece yemek için evden çıkmıştı. Atları göstermek isteyen Sibel, bir daha konuyu açmayınca Polat da sormamıştı. Unutmuş olduğunu düşünüyordu.
Pınar şimdiden ağrılarının azaldığını, yeni ağrılar oluştuğunu söylemeye başlamıştı. Ham olan kasların çalışmaktan kaynaklanan sızılarının olacağını zaten biliyorlardı.
Pınar ağabeyine her fırsatta takılıyordu. Neden eve kapandın? Kimden kaçıyorsun? Yoksa sıkıldın mı? Beni bırakıp git, ben burada Sibel ile kalırım o bana arkadaşlık eder, deyip ağabeyinin damarına basıyordu. Oysa ilgisi olduğunun farkındaydı ama sözlere döksün, kızın biraz peşine düşsün istiyordu.
Polat en sonunda patlamıştı. “Eve kapanmadım, bölüm yazıyorum ve yemekler için evden çıkıyorum. Etrafı gezmedim ama ona da vakit var. Kar eridi her yer çamur oldu. Şimdi dolaşıp üstümüzü batırmanın manası yok. Biz şehir insanıyız. Gördüğün gibi kaçtığım insan değil, çamur. Sıkılmadım. Çünkü işim var. Başka ne demiştin? Ah evet sıkılırsam ben giderim annem gelir, Sibel ile kalman gerekmez. Hem belki o istemez. Sordun mu?”
“Mazeret, mazeret, mazeret! Dolapta herkesin kullanımı için konmuş lastik çizmeler var. Ben nasıl gidiyorum maneje? Hem de koltuk değneklerim ile? Ayrıca Sibel iyi biri, sorarsam kalır benimle. Hem belki bir sevdiği falan vardır, biraz konuşur dertleşiriz. A bak bu fikri sevdim. Hadi sen git. Ben de ona benimle kalmasını söyleyeyim. Kız kıza dertleşiriz biraz.”
Polat, sevdiği vardır, kelimelerinin sonrasını duymamıştı bile. Kıskançlığı tanırdı. Daha önce de aşık olmuş ve kıskanmıştı. Ama o ilişkisinin içine aşk ve kıskançlık girene kadar aylar geçmişti. Sadece beş gün sonra kıskandığı kimseyi anımsamıyordu. Yeni tanıştığı birini kıskanmış olmak tuhaftı. Bunun nedenini düşündüğü zaman, etrafında tek bir kadın olmasına bağladı. Bekar ve güzel olan tek kadın oydu! Ona ilgi göstermesi ve kıskançlık hissetmesi bundandı.
Evet güzeldi. Bunu kabul edeli çok olmuştu zaten. Devamlı kot pantolon giyiyorlardı. Bir nevi üniforma gibi olmuştu. Üstelik onun kotları genelde üstüne oturan kesimler oluyordu. Ablası biraz daha bol kesimleri tercih ediyordu. Üç doğum yapmış olmasına rağmen fazla bir iki kilosu belki vardı ablasının. Sibel de acaba ona mı benziyordu? Neden bunu merak etmişti? Gülmeye başladı. Ona neydi doğum yapan Sibel’in nasıl görüneceği?
Gülmesi dudaklarında dondu. Sibel’in doğum yapması demek bir başka erkekle evlenmiş olması demekti. Bu düşünceyi hiç sevmemişti işte. Hemen kovalamak istedi ama bir kez aklına gelmişti. Çözüm bulana kadar da beyninde dönüp duracaktı. Yazacağı bölümü bile etkilemişti. Sonunu getiremiyordu yazdıklarının.
“Pınar o kadar çok konuştun ki yazacaklarımı unutturdun. Biraz nefes alayım sonra devam ederim.”
“Hadi gel, büyük eve gidip onlarla bir şeyler içelim.”
“Rahatsız etmeyelim. Bak arkadaşları geldi. Onlarla vakit geçirsinler.”
“Aksine gidip biz de tanışalım. Bir haftadan fazla süremiz birlikte geçecekse tanışmakta fayda var.”
Polat, kardeşini vazgeçiremeyeceğini anlamıştı. Hem az önce söylediklerini de ispatlamış olacaktı. “Hadi gidelim o zaman.”
***
Büyük evde çok büyük bir kalabalık vardı. Bir sürü çocuk ve anne baba neredeyse hep bir ağızdan konuşuyordu. Kapıdan girince resmen gürültü yüzlerine çarpmıştı. Ama konuşmaların yeni buluşmuş eski arkadaşların ilk heyecanı olduğu da çok belliydi.
Kendilerini ilk fark edenler Sibel ile Uğur olmuştu. İkisi de kendilerini doğru yürümeye başlayınca diğerleri de o tarafa dönmüş gelenleri merak ettikleri için sesler biraz kesilmişti.
Uğur, tanıştırma işini üstüne almıştı. Kardeşleri, kocaları ve arkadaşları olarak daha kalabalık grup onlardı çünkü. Kalanları da Toprak tanıştırmıştı. Böylece tüm arkadaşları ile tanışmıştı iki kardeş.
Uğur tanışmanın ardından Pınar’ı bir kenara çekmiş ve tedavisi hakkında konuşmaya başlamıştı. Gelişimleri duydukça yüzü gülmüştü.
Polat ise nihayet kaçamayacağı sorularla muhataptı. Sibel de o sorular sayesinde Polat hakkında bir şeyler öğrenmeye başlamıştı.
Otuz yaşında olduğunu, ilk mesleğinin gazetecilik olduğunu, kısa bir süre polis muhabiri olarak çalıştığını ve şimdi de kendisinin de ara sıra izlediği bir dizinin senaristi olduğunu öğrenmişti. Neden saklamıştı ki bunu? Saklamasını gerektiren bir meslek değildi ki. Yazı yazdığını söylemiş ama senarist olduğunu saklamıştı.
Elbette ya… Kendisinin oyuncu olduğunu öğrendiği için söylememişti. Acaba ondan rol falan isteyeceğini mi sanmıştı? Sibel, düşündükçe sıkılmış, sıkıldıkça yüzü asılmıştı. Onların konuşmalarını takip etmek yerine yerinden kalkıp mutfak tarafına geçip hazırlıkları kontrol etmeye başladı.
Uzun süre sonra iki ayrı ortamda masalar hazırdı. Çocukların yiyeceği yer mutfaktaki büyük masaydı. Büyükler ise tanıtım alanındaki yer masalarında oturuyordu. Tam köy ortamı oluştuğunu düşünerek ağrıyan dizlerinin ve bacaklarının ne kadar ham olduğunu anlatıp duruyorlardı.
Polat ve Pınar, Uğur ile Erhan’ın da olduğu sofrada oturuyorlardı. Onlara bir de Sibel katılmıştı. Toprak bir sofrada, Ece bir başka sofrada misafirlerine eşlik ediyorlardı.
Yemek devam ederken, Çağla, kocasının tüm ısrarlarına rağmen yapılacaklar listesini yüksek sesle okuyordu. Tatil bitmeden hepsi yapılacak diye de baskı yapıyordu. Çok neşeli ve komik bir kadındı. Üç çocuk doğurmuş olduğuna inanmak güçtü. Daha kendisi çocuk gibiydi.
Herkes ona uymuş, listeye yeni yapılacaklar ekliyorlardı. Gülüşmeler kesildiğinde yemeğe döndü hepsi.
Sibel, oturduğu sofrada hiç konuşmayan tek kişiydi. Erhan, Polat ile mesleği üzerinde konuşurken Pınar Sibel’i izliyordu. “Neden konuşmuyorsun? Canın mı sıkıldı?”
“Hayır canım, sadece konuşulanları dinliyorum. Herkesin keyfi yerinde! Dinlemek de ayrı zevk.”
“Ama senin yüzün kötü. Seni bir haftadır tanıyorum biliyorsun. O yüzün asıldığını anlamak için medyum mu olmam lazım?”
“Belki yorulmuşum da farkında değilim. Ya da kimse duymasın ama çocuk sesleri yormuş olabilir.”
“Ah bak o konuda ben tecrübeliyim. O sesleri fark etmiyorum bile.”
“Ne güzel. Gerçi onlar da uzun zaman sonra ilk kez bir araya gelen çocuklar. Haklılar konuşmakta. Özlemişler birbirlerini.”
“Çok normal, insan sevdiğini özler. Sen bu aralar birisini özlüyor olabilirsin. Nil’di değil mi? O sana bir fal baksın. Ben de rica edeceğim, bana da baksın. Bakalım tamamen iyileşecek miyim?”
Onlar konuşurken iki kişi kulak kabartmıştı, sessiz kalarak dinleyen Polat ve lafa karışan Uğur. “Kesinlikle baktırın kızlar. Nil o konuda gerçekten iyidir. Aşk, meşk, iş ve bebek… Her şeyi görür.”
“Biraz korkutucu değil mi?”
“Ne kadar inandığına bağlı! Bana ve kardeşlerime ne zaman baksa her söylediği çıkar. İyi de bir kuafördür ve artık ortağına devrettiği bir eczanesi vardır. Yani metafizik ile çok yakın bağları olan biri değildir ama işte bu da bir yetenek.”
“Öyle olmalı. Yine de beni biraz ürküttü.”
Polat, “Korkacak bir şeyin mi var? O zaman baktırma tabii.” deyince Sibel gözlerindeki öfke ile dönüp baktı ona. “Korkmak mı? Sanırım başkaları benden korkmayı tercih ediyor.”
Polat o lafların kendisine söylendiğini anlamıştı. Neden böyle bir laf ettiğini ise anlamamıştı. Uğur ile Pınar bakışırken Erhan gülümsüyordu. Yer sofrasında oturanlar ikisi arasındaki kıvılcımları fark etmiş gibiydiler. Sözde ikisi de belli etmiyordu. Oysa anlaşılacak şekilde ortaya döktüklerini şimdi fark ediyordu. Pınar’ın sabahki baskısı da bu yüzden olmalıydı. Saklamaya uğraşmak insanları kandırmaya uğraşmak onun tarzı değildi. O senaryolarında bile tüm ipuçlarını ortaya koyardı. Önemli olan onları ortaya koyarken gizleyebilmekti. Şimdi ise bunu yapamadığını anlamıştı. Rahat bir tavırla ve masadakilerin bakışlarını umursamadan Sibel’e dönüp, “Neden korktuğumu düşündün?” diye sordu.
Sibel rol yapmayı bir an aklından geçirdi. O kadar paslanmadığından emindi ama vazgeçmesi için masadakilerin yüzüne bakması yetti. O insanlar yalanları hak etmiyordu. “Ben tiyatrocu olduğumu saklamadım. Ama sen senaryo yazdığını sakladın. Camiayı bilirim. Küçük bir rol için bile kimlerin neler yaptığının canlı şahidiyim. Benim de onlardan olabileceğimi düşünüp sakladın.”
“Çok yanılıyorsun. Kasıtlı saklamadım. Sormadınız. Neden sormadığınızı anlamadım ama kimse sormadı, ben de söylemedim. Hem söylediğimde korktuğum tek şey oluyor, o da ‘o cinayetleri planlarken gerçekten birilerini öldürmeyi düşünüyor musun?’ sorusu. Sanırım birilerinin beni potansiyel katil olarak görmesinden hoşlanmıyorum. Ben sadece dizi senaryosu yazıyorum. Ne yapımcı olarak oyuncu seçerim, ne de oyuncularla yakın ilişkiye girerim.”
Sibel, son cümlenin üstüne basılarak söylenmiş olmasından iyice rahatsız oldu. Yakın ilişkiye girmeyeceğini açıkça belli etmişti. Daha söylenecek ne vardı? Ne bekliyordu ki? Sanki onunla bir ilişki bekliyormuş gibi saçmalıyordu. Sıra tatlıya gelmişti ama yiyecek hali yoktu. Masada daha fazla oturmak istemedi.  Afiyet olsun diyerek, kalktı. Mutfaktaki çocukları kontrol edip tezgahtan bir şişe şarap alıp kadehini doldurdu. Kabanı içeride kalmıştı. Oraya yeniden dönmek yerine aşçılardan birinin paltosunu alıp çıktı dışarı.
Kar yağıyordu. İşte bu çok güzeldi. Tek tük düşen taneleri izlemeye başladı. O kadar sakin hareket ediyorlardı ki onları takip etmek yapılacak en güzel vakit geçirme şekli gibiydi. Tek yudum aldığı şarabını yanına koyup basamaklara oturdu. Beş dakika sonra arkasındaki kapının açıldığını duydu. Kimin geldiğine bakmadı. Nasılsa o kişi kimse sesini çıkartacaktı.
Yanına oturan bir erkekti. Hafifçe başını çevirince Polat olduğunu anladı. Uçuşan karlar saçlarına konuyor ve eriyordu. Biraz daha artmıştı kar.
“Neden burada oturuyorsun?”
“Sen neden oturuyorsun?”
“Temiz hava almak için çıktım dışarıya. Güzel bir şarap ve yağan kar. Daha ne olsun?”
“Bana kızdığını biliyorum. Neden olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
“Sana kızmadım. Kızmamı gerektiren ne oldu ki?”
“Şu oyunculuk kısmını açıkladığımı sanıyordum. İnan o işlerle hiç ilgim yok. Hatta tanıdığım oyuncu sayısı bir elin parmağını geçmez. Ne saat olarak ne de kapris olarak onlara katlanabileceğimi sanmıyorum. Bunun senin oyuncu olmanla uzak yakın ilgisi yok. Ayrıca üç yıl gibi bir süredir buradaymışsın. Yani artık sana oyuncu demek güç. Tabii o ortama geri dönmeyi istiyorsan o başka.”
“Ben tiyatrocuydum. Dizi ya da sinema oyuncusu hiç olmadım. Olmayı da düşünmedim. Kız kardeşim ise yeni bir diziden teklif almış. Yani o piyasaya girmeye niyeti olan o. Yolu açık olsun ama benim Semih gibi birinden sonra öyle ortamlarda olmaya hiç niyetim yok.” Bunları söylemeye de niyeti yoktu ama söylemişti.
“Semih demek ki. Ne yaptı? Rolünü başkasına mı verdi?”
Sibel ilk kez bu konuya güldü. “Öyle sayılır. Sözde erkek arkadaşımdı ama sonra daha ileri bir rolü başkasına verdiğini gördüm. Güzel geçecek bir yılbaşı akşamımı tiyatroya istifa dilekçemi yazarak geçirdim. Üç gün sonra evimi kapatmış, bir iki arkadaşım ile vedalaşmış ve evime dönmüştüm.”
“Neden kaçmayı seçtin? Tek neden o salağın seni aldatması mı?”
“Kaçmadım.”
“Sen kaçmayı alışkanlık haline getirmişsin. Az önce de masadan kaçtın.”
“Kaçmadım… Kaçtım. Haklısın. Bazen sormak yerine sonuç çıkartmayı tercih ediyorum. Sonra da aklımdaki ile yaşadığım uymayınca kaçmayı seçiyorum. Sanırım aptallıklarımın yüzüme vurulmasını sevmediğim için.”
“Yine düşündün ve karar verdin galiba? Seni kim aptallıkla suçlayacak? Ben mi, masadakiler mi, ailen mi? Kimsenin böyle bir şey yapacağını sanmam. Semih denen şerefsizin yaptığını doğru bulan oldu mu? Ne dediler sana?”
“Hiçbir şey.”
“Neden? Yoksa onu mu haklı buldular.” Gerçek bir şaşkınlık vardı sesinde. Ailesinin onun tarafını tutacağından emindi. Aileler genelde haksız da olsa kendi canlarından olanın haklı olduğunu düşünme eğilimindeydiler çünkü.
“Ondan kimsenin haberi yok. Anlatmadım.”
“Kimseye anlatmadın mı? Ablana bile mi?” Bu kez daha da şaşırmıştı. Nasıl tutmuştu içinde. Sibel’in hayır anlamında başını sallamasından sonra devam etti.  “Yine kaçmayı seçmişsin yani. Bu kez başka yere gitmemiş burada içine kapanmışsın.”
“Sanırım haklısın. Üç yıl önce olmuş bir olayı hala yaşatmam büyük hata. Gerçi çoğu zaman aklıma gelmiyor. Yılbaşı yaklaşınca biraz kötü oluyorum. Kötü anılar ne yazık ki küçük bir tetikleme bekliyor. Sonra yine normale dönüyorum.”
“Onu hala sevdiğin içindir. Aşk böyle bir şey işte. Sen istemesen de o bir yerlerde kendine kalacak yer bulup ayrılmıyor.” Bu üzüntünün altında hala o kişiye duyulan aşk olmalıydı. Bu da kıskançlık hislerinin yeniden kabarmasına neden oldu. Şansını denemeyi düşünmüş ama bu konuşmadan sonra vazgeçmişti. O hala eski sevgilisine aşıktı!
“Onu sevmiyorum. Zaten hiç aşık olmadım ona. Sadece birlikte vakit geçirmekten hoşlanıyor ve ilişkimizin güzel olacağını düşünüyordum. Sanıyorum aşkı bulamayacağımı sandığım zamanda bana ilgi göstermesi hoşuma gitmişti.”
“Eğer bu dediklerinde samimi isen neden bu kadar kafana taktın? Neden geçen gün aradığında o kadar kızdın? Oydu değil mi arayan?”
“Evet oydu. Hala benim onunla iş yapacağımı sanacak kadar beni tanımamış olmasına kızdım. Elbette ona değildi tepkim. Ben nasıl öyle birini adam sanmıştım? Ne beklemiş, ne bulmuştum? Ablam gözümün önünde en iyi örnektir. On dört yaşında aşık olduğu adamı inat ve sabırla bekledi. Köy yerinde yirmi dört yaşına kadar inatla hayatına kimseyi sokmadı. Evde kaldın demelerine aldırmadı. Ben ise on yedi yaşımdan beri erkenden evlenip öyle bir lafı dedirtmemenin derdine düşmüştüm. Sonuç? Yaşım yirmi beş ve…” ‘evde kaldım’ diye tamamlayacakken son anda sustu. Tek yudum içtiği şaraba da suçu atamazdı. O yüzden umursamaz bir omuz silkiş ile gülümsedi “Çok konuştum. Yarın atların harasına gezi var. Geçen gün konuşmuştuk, yarın bize katıl. Hadi artık girelim. Ayak parmaklarım buz tuttu.”
“Gireriz. Şu şarabını paylaşalım mı? Ben de üşüdüm. Isıtır biraz.”
Sibel, bir yudum alıp kadehi uzattı. Polat büyük bir yudum alıp dibinde kalanı yine Sibel’e uzattı. “Bitirseydin.”  diyen Sibel’e başı ile hayır deyip yudumu yavaşça yuttu. Son yudumu alan Sibel boş kadeh ile kalkmak istiyordu ki kolundan tutan Polat durdurdu. “Son yudumun tadı daha güzel olurmuş. Onun tadına bakmak istiyorum” dedi. Sibel ne olduğunu anlamadan Polat eğilip dudaklarının üstünde kendi dudaklarını gezdirmeye başladı. Kaçmaya çok müsait bir öpücüktü. Sarılmak, tutmak yoktu. Sadece dudaklar tadına bakmak ister gibi dolaşıyordu. Sonra dilini hissetti dudaklarının üstünde. Küçük dokunuşlarla alt dudağını yaladığını anlayınca biraz daha araladı dudaklarını. Birkaç saniye sonra gerçek bir öpüşmeye dönmüştü o dokunuşlar.
Arkalarındaki kapının açılması ile ikisi de uzaklaştı ama dışarı çıkan her kim ise mutlaka anlamıştı öpüştüklerini. Kısa bir süre sonra Ece’nin sesini duydular. “Bize kar yağdığını neden haber vermiyorsunuz. Hadi kartopu oynayacağız. Herkes hazırlandı. Sizi bekliyoruz çabuk olun” dediğinde etraflarını bembeyaz olduğunu görebildiler. Ece onları tekrar baş başa bırakmak yerine kapıyı tutmuş bekliyordu. İkisi birer adım ara ile içeri girerken ikisinin de duyacağı bir ses ile “Etrafı görmektense birbirini görmek iyidir” demişti. Sibel kızardığını hissediyordu. Neyse ki herkes bunu soğuk nedeniyle sanacaktı.
***
Ertesi gün tüm ekip ve tabii çocuklar atların olduğu boxları görmek için annelerine ait evin oradaki ahırlara gittiler. Şampiyon at Yakışıklı boxında dinleniyordu. Ali ve Yakup seyis gelenlere atları tanıtıyor, isteyene atlara vermeleri için elma dağıtıyorlardı. Polat en arkada yanında Pınar ve Sibel ile yürüyordu. Ara sıra Sibel’e dönüyor ve gülümsüyor, bazen örgüsünden çıkıp uçuşan saçını kulağının arkasına atıyordu. Ona dokunmak hoşuna gidiyordu. Sibel de şikayetçi gözükmüyordu. Ve Polat o gözlerdeki hüznün yok denecek kadar azaldığını söyleyebilirdi.
“Sizi haramızın en önemli atı ile tanıştırayım. Bu Yakışıklı! Büyük şampiyon. Üç büyük yarışı aynı yıl içinde kazanan atımız. Uğrunda cinayetlerin işlendiği at.”
“Cinayet mi? Ciddi misin? Nasıl oldu bu?”
Sibel gülümseyerek Polat’a döndü. “Sen bu grupta normal bir ilişki yaşamış kimseyi bulamazsın. Hepsinin evliliğinin başlangıcı ya da evlilik içinde büyük olaylarla dolu hayatları oldu. Mesleki merak ile sorarsan sana çok konu çıkar. Buradaki cinayetleri de ablama sor anlatsın. Ben o zaman on yedi yaşındaydım. Çok zaman geçti. Hem zaten çok da ilgili değildim. O ve eniştem sana her şeyi anlatabilir.”
“Diğerlerinde ne var ki?”
“Ercan ağabeyimizde çok önemli bir sorun yok ama onların tanıştığı dönemde Alize ile Poyraz epey olay yaşamış.”
“Evet onu enişten söylemişti. Poyraz Kurt’un dedesi ve babası cinayete kurban gidiyor. Bana izin verirlerse onların hikayesini bir bölümde dizide kullanabilirim.”
“Hakan ile Nil’in tanışması da bir seri katile dayanıyor. Bak onlar da anlatabilir ama ne kadarını kullanabilirsin bilmem. Erhan komutan ve onun arkadaşları ortak bir olay ile tanışmışlar ama sormanı tavsiye etmem. Sanırım onların işi gizli. Ağabeyim komutanın çoğu zaman ortalarda olmadığını söylerdi. O olmadığı zamanlarda başka yerlerde gizli görevdeymiş.”
“Anladım. Anlatırlarsa farklı bir şekilde kullanabilirim. Zaten kimsenin deşifre olacağı bir şey yazamam. Gerçekten çok konu var burada.”
“Sıkılacağını düşünüyordun ama bak sana bir sürü malzeme var.” Pınar gülümsüyordu.
“Sıkıldın mı?” Sibel üzülmüştü. Buradaki yaşam hareketli değildi ama bu kadar kısa sürede sıkılmış olmasına üzülmüştü. Zaten tedavi bitince gidecekti.
“Hayır sıkılmadım. Sıkılacağımı da sanmıyorum. Bir haftada iki bölüm yazdım. Biri bitmedi ama sadece on sayfa kadar kaldı. Onu bitirmek yerine buraya gelmeyi tercih ettiğim için. Ve bence çok da iyi yapmışım. Çocuklar bugün daha sakin sanırım.”
Sıkılmadım dediği için keyfi yerine gelen Sibel yüzüne yerleştirdiği gülümseme ile yanıtladı. “Ablamın kızları onlara sessiz olurlarsa doğada yaşayan yırtıcıların seslerini duyabileceklerini söyledi. Bazen çocukların zekasına yetişemiyoruz.”
“Hangi yırtıcılar var burada?”
“Hiç yok.”
“Ah.. anladım… zeki çocuklar!”
“Kesinlikle. Hadi gelin grup turu bitirdi, biz rahatça görelim hepsini.”
Yakışıklı’nın önünden ayrılmak zor gelmişti üçlüye. Adının hakkını veren atın artık damızlık aygır olarak kullanıldığını öğrenmeleri ile ona bakış açıları da değişmişti. Yeni şampiyonlar getireceği belliydi. Diğer atları da görüp haklarında bilgi aldıktan sonra annelerinin evinin mutfağına doluştular. Yaşlı emektar Ayşe Hanım üç büyük çaydanlık ve iki semaver dolusu çay hazırlamıştı. Börekler ve kekler de masanın üstüne yığılmıştı.
Anneleri Hülya Hanım konukları ile ilgileniyordu. Polat ile Pınar da ilk kez tanışıyorlardı. Pınar’ın durumunu sormuş ve gelişmesinin nasıl olduğunu konuşmuştu. At binmenin tedavi olduğunu gözleri ile görmüş biri olarak bu güzel kızın da iyileşeceğinden emindi. Pınar konuştukça daha da rahatlıyordu. Artık o da normale döneceğinden emindi. Herkes yanılıyor olamazdı!
***
Yeni yıla üç gün kalmıştı. Herkes birbirinin kalabalığına alışmıştı. Polat, kabaca dinlediği olayların detaylarını öğrenmiş ve dizide kullanılmak üzere hepsinden izin almıştı. İsimler yerler ve belki biraz olaylar değişecekti. Ama sonuçta herkesin hikayesi televizyona aktarılmış olacaktı.
Umut ve Onur eşlerinin başının etini yiyordu. Neden bizim büyük bir maceramız yok diye dertleniyordu. Polat en sonunda senaryolarındaki iyi insanlara onların adını vereceğini söyledi. Hepsi mutlu olmuştu. .
Ece ve Toprak da kendi hikayelerini anlatmıştı. Gözü ile gördüğü yerlerde bir cinayetin işlenmiş olması yazmayı kolaylaştıracaktı. Tüm notlarını bilgisayarına kaydetmiş ve yeni bir bölüme başlamıştı. Çok verimli iki hafta olacaktı.
İki haftada beş bölüm! Neredeyse aralıksız yazmıştı. Bulduğu fırsatlarda da büyük eve geçmiş, diğerleri ile konuşmuş, Pınar’ın çalışmasını izlemişti. Rus eğitmenin parasını hak ettiği bir gerçekti. Ailesi ile konuşmuş, gelişmeleri anlatmıştı. Herkes halinden memnundu.
Sibel ile de fırsat buldukça bir araya geliyordu. Çok tuhaftı ama ne zaman büyük eve geçse onu orada tek başına buluyordu. O kadar kalabalık nereye gidiyordu? Sonra bunu bilinçli yaptığını itiraf etti. Çoğu aile öğlen yemeğinden sonra kendi bungalovunda dinlenmeye ya da tv izlemeye çekiliyordu. Çocukların uyuması sağlanıyor böylece akşamları biraz daha geç yatmalarına izin veriliyordu. Ekin bile onların tempolarına uymuş, akşamları daha geç uyur olmuştu. Çok güzel bir bebekti. Çok da usluydu. Annesinin nasıl bu kadar kişi ile ilgilenip o kadar işe yetiştiğini anlamak güç değildi.
Sibel’i şöminenin karşısında kitap okurken buldu. Koltuğun arkasından gidip eğilip saçlarına öpücük bıraktıktan sonra ne içeceğini sordu. Salep içmek aslında aralarında bir söz gibiydi. Arka tarafa geçip iki salep alıp döndüğünde Sibel’in yeniden kitaba dalmış olduğunu gördü. “Ne okuyorsun?” diye sorduğunda bir polisiye kitap okuduğunu anlayıp gülümsedi. Demek ki seviyordu böyle konuları.
Saleplerini içerken yeniden konuşmaya daldılar. Ara sıra eğilip küçük öpücükler ile birbirlerini hissetmeyi seviyorlardı. Herkesin onlara bir çift olarak bakması da hoşlarına gidiyordu. Saklamaya uğraşmıyorlardı.
“Kimse yok. Bunu iyi denk getiriyorum.” diyen Polat’a güldü Sibel. “Başarılısın. Ablam ve eniştem aşçılardan biri ile alışverişe çıktı. Yılbaşı için özel istediğiniz bir şey var mıydı? Arar söyleriz alıp gelirler.”
“Bizim yılbaşında olmazsa olmazımız hep kabak tatlısı olmuştur. Başka bir şey aramayız. Sanırım sizde yapacakmışsınız.”
“Evet, ondan başka bir şey ister misiniz?”
“Hayır tatlım. Burada sizlerle olacağız. Bu güzel bir yılbaşı olacak.”
“On gün önce biri bana hayatına biri girecek dese ona gerçekten çok gülerdim. Şimdi ise gideceğin günü düşünüp üzülüyorum.”
“Çok var o günlere. Üzülme boşuna. Senden çok hoşlanıyorum ve her anımı seninle geçirmek istiyorum. Ve sanırım bunu yılbaşından sonra daha rahat yapabileceğim. Şu an biraz yoğunum ve sana gerekli ilgiyi gösteremiyorum. Ama Ocak ayı girer girmez işler değişecek. Yani ben öyle umuyorum.”
“Ben de senden hoşlanıyorum. Üç gün daha sabırlı olabilirim.”
Sabırlı olduğunda ne kazanacaktı? Onunla biraz daha fazla zaman geçirecek, daha çok bağlanacak ve sonra arkasından el sallayacaktı. Buna değer miydi? O acıyı yaşamak için mi kendisini bu ilişkinin içine atıyordu? Yatağına uzandığında aklındaki tek düşünce Polat oluyordu. Sabah uyandığında da onu düşünürken buluyordu kendisini. Bir yerlerde okumuştu, en son onu düşünerek uyuyor ve sabah onu düşünerek uyanıyorsan aşıksın, demektir… Aşık mıydı? Aşk bu kadar kısa sürede olabilir miydi? Kiminle konuşacaktı? Elbette Ece ile.
Polat akşam yemeği için kardeşini evden almaya gittiğinde o da ablasının yanına çıktı. Saatlerce oturup konuşmak güzel olsa da şimdi bu duygularını tartmak için ablası ile paylaşmalıydı. Onu yeğenini uyuturken buldu. Ekin yatağına bırakıldıktan sonra ablası ile üst kattaki köşeye çıktılar. Orası aşk konuşmak için uygundu.
Biraz sıkılarak başlasa da anlayışlı bakışların ardından rahatça duygularını anlatmıştı. Ece’nin soruları ve yönlendirmeleri ile rahatlamıştı. Aşıktı. Buna şüphe kalmamıştı. Önemli olan o ne hissediyordu? İşte bunu da zamana bırakmalıydı. Hem ablasının dediği de çok doğruydu, adamın nerede yaşadığının önemi olmayan bir işi vardı. Her yerde yazabiliyordu. İstediği zaman İstanbul’a gider sonra yine buraya dönebilirdi.
Aşağıdan gelen sesleri duyduklarında kadınların kendilerini aradıklarını anladılar. Sibel inip hepsini en üst kattaki yere çıkardı. Didem ve Pınar zaten biliyordu. Diğer kadınlar da bayılmıştı köşeye. Yemeğe az kalmıştı ama herkes orada oturmak ve bir şeyler içmek isteyince Sibel aşağı inip içecekleri aldı. Erkeklere de karılarını merak etmemelerini söyledi. Kendisine yardım için yerinden kalkan Toprak’ı oturtan Polat, “Ben yardım ederim.” dedi.
Tepsilerden birini eline alıp Sibel’i takip etti. Orta kata geldiklerinde durmasını söyledi. Kendisi de tepsiyi kenara koyup Sibel’i kollarına aldı. “Kendimi kötü hissettim. Hepsi evli. Bari dedim ben de kız arkadaşımı biraz öpeyim de moralim düzelsin.”
“Amacın yardım etmek değildi yani? Terbiyesiz.”
“Kesinlikle haklısın. Çok oturma orada. Özledim seni.”
“Yarım saat önce görmedin mi?”
“Otuz koca dakika olduğunu unutma. Çok zaman geçmiş.”
“Bir ara bana romantik olmadığını söylemiştin ama şu an tam tersini ispatlıyorsun. Hadi soğumadan çıkartalım şunları.”
“Ben senden romantikmişim bunu anlamamı sağladın. Soğuyormuş. Sen uzak durunca da ben soğuyorum. Kalbim buz kesiyor.”
“Ooo… ooo… ah ne diyeceğimi bilemedim.”
“Zamanla öğretirim tatlım. Hadi çıkalım artık.”
***
Yılbaşı günü gelip çatmıştı. Sözde kimse hediye almayacaktı ama herkes elinde paketlerle gelince kimsenin söz dinlemediği anlaşılmıştı. Küçük hatıra niteliğindeki hediyeler çok hoştu.
Pınar da ev sahiplerine, eğitmenine ve Sibel’e hediye almıştı. Oraya gider gitmez kime ne alacağını düşünmüş ve internetten sipariş vermişti. Çocuklar için ise bir sürü küçük hediyeler seçmişti. Kargo firması iki gün önce getirmişti. Polat ile ikisinin hediyesi olarak vereceklerdi.
Polat da elinin altında bir dosya ile gelmişti. Senaryo dosyası olduğunu anlayan Pınar soru dolu bakışlarını yöneltmişti ama aldığı tek yanıt gülümseme olmuştu.
Artık alıştıkları yer sofralarında yiyeceklerdi ama bu kez yeni masalar da ilave edilip herkesin karşılıklı oturması sağlanmış, tek ve büyük bir yer sofrası kurulmuştu. Etrafta çiçekler ve mumlar vardı. Işıklar azaltılmıştı.
Çocuklar da anne babaları ile birlikte yerde oturuyordu. Ağaç yoktu ama hediyeler bir koltuğun üstüne yığılmıştı. Yemek bitip hediyelerin açılmasını bekliyordu hepsi.
Yarım saat sonra ortalık kağıt ve boş poşetlerle dolmuştu. Poyraz ve Ercan toparlayıp hepsini şömineye attı. Herkes hediyesini aldıktan sonra koltuklara yayılıp konuşmaya başladılar. Saat daha dokuzdu. Gece yarısına üç saat vardı ve çocuklar uyumayacaklarını söylüyorlardı. En sonunda Ece onlara bir öneride bulundu. “Hepiniz yorgunsunuz. Orta kata çıkın ve bulduğunuz yere kıvrılın. Ben saat on bir buçukta hepinizi kaldıracağım. Söz veriyorum.”
Kısa süre sonra ortalıkta sadece büyükler kalmıştı. Polat, Sibel’e yanına gelmesini işaret etmişti. Oturacak yer vardı. Onun uzağında olmasından hoşlanmıyordu. Sibel yanına oturduğunda aralarındaki mesafeyi yine de beğenmemişti. Biraz daha yakın oturmasını tercih ederdi. Ama Sibel’in hiç niyeti yoktu.
Diğer tarafında oturan Pınar ise rahatça yaslanmıştı ağabeyine. Bu hareketi yapması bile büyük bir ilerlemeydi. Konukların hepsi de benzer şekilde oturuyordu. Kimsenin birbirinden utanacağı bir ortam yoktu. Yine de Sibel’in oturuşu değişmemişti.
“Neden uzak duruyorsun? Kötü mü kokuyorum?”
“Hayır, aksine mis gibi kokuyorsun ve ben daha fazla yakın olmak istemiyorum.”
“O niye? Kabahatim ne?”
“Kabahatin yok, ayıp, baksana herkes bize bakıyor.”
“Toprak, baldızının omzuna kolumu dolarsam o kolu kırmazsın değil mi?” dediğinde en çok şaşıran Sibel oldu. Konuklar gülerek onaylarken Toprak da ağabey edası ile başını sallıyordu. “Şimdilik kırmaya niyetim yok. Yarın düşünürüm.”
“Gördün mü kimsenin ayıpladığı yok. Yakınıma gelir misin lütfen.”
Kaçarı yoktu. Omzuna dolanan kolun sıcaklığı ile gevşemişti. Herkesin bakışları ikisini onaylıyordu.
Saat tam on iki olduğunda herkes birbirini ve eşlerini öperek yeni yılı kutladılar. Polat önce Pınar’ın yanaklarını öptü. Sonra da kim görür, ne düşünür diye düşünmeden Sibel’in dudaklarına eğildi. Onun işi insanların iç dünyasına bakmaktı. Cinayetlerin en büyük nedeni iç dünyalarda yaşanan karmaşaydı. Şu an Sibel’in iç dünyası karışıktı bunu görüyor ve hatta hissediyordu. Bir süre sonra ona sarılıp kulağına eğildi. “Senin için o Semih denen herifi öldürürdüm.” dedi. Sibel’in ne düşündüğünü anlamak için gözlerine baktığında onun gülümsediğini gördü. O da kulağına, “Öldürdün zaten. Artık yılbaşının anlamı değişti.” dedi.
“Sana bir hediyem var. Zamanı geldiğinde istersen bunu herkesle paylaşabilirsin. İstersen de sadece senin olur. Tercihini yarın bildirirsin.”
Hediye o dosyadaydı. Sibel o gece ablasında kalacaktı. Herkes evlerine gitmeden önce yine bol bol karda dolaşıp birbirlerine yumuşak kartopları attılar. Çoğu şehirde denk gelemeyecek bu karlı yılbaşı ortamı mutluluklarını arttırdı.
***
Geç saate kadar okumuştu o dosyayı. Bırakmak istememişti. Polat gerçekten Semih’i öldürmüştü. Dizi senaryosu olarak yazdığı cinayetin katili aslında Semih karakteri idi. Onun peşindeki polislerden birinin adı Sibel idi. Ve en son sahnede Semih, Sibel’i öldürmek isterken Sibel onu öldürmüştü. Katili yakalayan ve kendini savunan polis olarak adını okumak tuhaftı. Ama en önemlisi hayalî bile olsa geçmişinden kurtulması için ona bir fırsat verilmiş olması çok hoşuna gitmişti.
Ertesi sabah erkenden kalkmıştı. Oysa gece üçe geliyordu yattığında. Alt kata indiğinde Nil’i gördü. O kadar erken kimsenin olmayacağını sanıyordu. “Günaydın, çok erkencisin. Kahvaltı ettin mi?”
“Hayır, sadece kahve içtim. Gel mutfakta bir şeyler yiyelim ve sen bir Türk kahvesi iç. Sana fal bakmam lazım.”
“Hiç gerek yok.”
“Gerek var demedim ki. Fal bakmam lazım dedim.”
“Nil, çok sağ ol ama sanırım ben söyleyeceklerinden korkuyorum.”
“Ah canım, o zaman şöyle diyeyim fala gerek yok. Bugün çok güzel olacak. Senin düşündüklerinin yanlış olduğunu anlaman için illa dile gelmesi lazım ve inan gelecek. O sana aşık!”
“Bu kadar kısa sürede? Sanmıyorum.”
“Neden sanmıyorsun? Sen ona bu kadar kısa sürede aşık olduysan o da sana olur, ki zaten bunu saklamaya çalışmıyor. Sadece söze dökmedi. Hem biliyor musun benim de Hakan’a aşık olmam iki gün sürmüştü. Görümcem ve kocası ile geçen kısa süre sonunda ona aşık olmuştum.”
“Burada seçenekler kısıtlı. Bir tek ben varım. Belki de sadece bu yüzden bana ilgi gösteriyor.”
“Of, sana yazdığı yazıda aslında senin için neler yapabileceğini anlatmak istemiş. Okumadın mı yoksa?”
“Sen nerden biliyorsun? Okudun mu?”
“Hayır tatlım, görmedim bile. Ama benden pek fazla şey gizlenmez. Allah vergisi diyelim geçelim. Eskiden fala bakardım artık ona bile gerek kalmıyor böyle. Korkmanı gerektiren bir şey yok. Sadece olacaklar bunlar. Kısa sürede neler yaşayacağını gösteriyor sanırım yaradan. Kardeşinin de kısa süre sonra üzüleceğini ama sonra yine çok mutlu olacağını görmem gibi. Yeni aldığı iş onu mutsuz edecek ama buna kimse engel olamayacak. Sonra ise çok güzel bir işe başlayacak. Bazen kötü adımlar atılması lazım.”
Sibel, şaşkınlıkla dinliyordu. Kardeşini arayıp vazgeçmesini söylemek istediği an son cümleyi duymuştu. O kötü adımı atmadan diğerinin olmayacağını düşününce vazgeçti. Aslında Nil, hayatın düzenini değiştirmiyor sadece yakın zaman içinde olacakları söylüyordu.
Onlar kahvaltılarını edip kalktığında diğerleri de yavaş yavaş gelmeye başladı. Bir kısmı o gün ayrılacaktı. Kimisi de iki gün sonra. Tatil bitmişti.
***
Polat, merakla alacağı yanıtı düşünüyordu. Pınar, ‘Ne hissediyorsun? Onu seviyor musun?’ diye sordu. Ona yanıt vermeyecekti. Konuşacağı kişi Sibel olacaktı.
“Beni sıkıştırıp durma, hadi hazırlan ve gidelim. Kahvaltı etmemiz lazım.”
“Onu görmem lazım, özledim demiyorsun da acıktım mı diyorsun? Valla seni bu senaryolar çok bozdu, bilmiş ol. Ayıp ya insan kardeşine anlatmaz mı?”
“Kardeşler burada pek bi rahat oldu. Ağabey falan dinlemiyor pabuç kadar dille konuşuyor. Hadi al şunları çıkalım.”
“İki haftaya kadar onlarsız rahatça yürüyeceğim. Dönüşte bir yere hibe edelim şunları. Yanımda götürmek istemiyorum.”
“Dönüş… Döneceğimizden emin misin? Ya de benim seninle geleceğimden?”
“Ne demek bu? Beni yalnız mı yollayacaksın?”
“Yok, seni götürürüm de ben geri dönerim. Burası bana çok yaradı. Yazmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.”
“Ciddisin değil mi? Burada kalmak istiyorsun. Hemen annemi aramam lazım. Hazırlıklara başlasın. Düğünümüz varrrrr!” Pınar böyle zamanlarda rahatsızlığına lanet ediyordu. Şimdi hoplayıp zıplamak vardı.
“Susar mısın sen. Daha fol yok, yumurta yok.”
“Eh folluk da burada yumurtada. Görünen köydeyiz bak kılavuza gerek yok.”
“Atasözlerini deforme etmeden konuşur musun?”
“Şimdiki hallerinin en iyisi olduğunu kim söyledi? Bence ben daha iyi yorumluyorum.”
“Tatlım, neşeli olmana bayılıyorum ama karnım aç. Hem yemeğe hem de Sibel’i görmeye ihtiyacım var. Anlatabildim mi?”
“Çok açık ve net. Hadi gidelim.”
***
Sibel, gözü kapıda Polat’ı bekliyordu. Ece ve Toprak da onun bu haline gülüyordu.
“Gülüp durmayın. Ne düşündüğünüzü biliyorum ama bu sırıtmanızı gerektirmez.”
“Kızım, sen bu kadar mutluysan biz de mutlu oluruz ve sırıtmamızı engelleyemeyiz. İnşallah her şey gönlünüze göre olur.”
“Hop, yavaş biraz. Daha hiçbir şey yok ortada. Sadece bir beğeni var. Bakalım neler olacak? O da başka şehirde yaşıyor. Engelleri büyük olan bir ilişki olur bu.”
“Engeller aşılmak içindir. O yüzden şimdiden kendini kısıtlama. Bırak neler olacak birlikte görün.”
O sırada kapı açılıp içeri giren Polat ile Pınar onların kendilerinden konuştuklarını anlamıştı. Polat, sessizliği kötüye yormuştu.
“Kötü bir zamanda mı geldik? Evde kahvaltı edebiliriz.” Polat’ın ses tonundan üzgün olduğunu anlayan Sibel dayanamayıp güldü. “Hadi gelin, ablamların bana takılmalarını engelleyecek her şeye razıyım şu an. Ve sizleri aç bırakmayı asla düşünmem.”
“Ne diyorlardı sana?” Polat rahat bir tavırla sormuştu. Oysa yanıtı çok merak ediyordu. Sibel kızarınca Ece yanıtladı. “Onu mutlu görmeyi sevdiğimizi söylüyorduk. Nedense utandı, aynen şimdi utandığı gibi.”
“O zaman siz onu biraz daha utandırmadan ben biraz dışarıda konuşabilir miyim?” Ailenin onayını zaten ilk andan beri hissediyordu. Bu sabahki konuşmaların da kendi tahmini gibi kötü değil aksine iyi olduğunu anlamak hoşuna gitmişti. İçi rahatlayarak konuşacaktı. İşlerinin sürüncemede kalmasından hoşlanmazdı. Açık olmayı hep sevmişti. Birazdan yapacağı konuşma da öyle olacaktı.
Masadan kalkarken, üç çift gözün kendisine gülerek bakması ve olumlu tavırlarla uğurlaması hoşuna gitti, Sibel’in. Ön kapıdan çıkarken konuklardan içeri girenlere kapıyı tuttular. Sonra karların üstünde yürümeye başladılar. Evlerden ve görüş açılarından uzaklaşınca durdu, Polat. Sibel’i de durdurup kendisine çevirip iki kolundan da tuttu. Sanki kaçmasına izin vermeyecekmiş gibiydi.
“Okudun değil mi?”
“Okudum.”
“Kararın ne?”
“Neden karar vermem gerekiyor? O senin yazdığın bir senaryo. İster dizi olarak çektir, ister çektirme.”
“Sen hangisini istersin?”
“Yayınlamanı isterim.”
“Neden bunu istiyorsun?”
“Aksini söyleseydim yine soracaktın değil mi?”
“Evet, elbette soracaktım.”
“Polat, benim için bir bölüm yazmış olman çok güzel. Adımın kahraman olarak geçmesi de çok güzel. Belki başka bir hikayesi olsaydı yayınlama bana kalsın derdim ama içinde onun adının olduğu bir bölüm benim için özel bir bölüm değil. Geçmiş ile hesaplaşmamda bana yardımı olmuş birisinin emeği var. Sırf bu nedenle çok değerli ama kendime saklayacak kadar önemli birisini hikayesi değil. Semih geçmişteki büyük bir hata idi. Kendime kabul ettirdiğim hatalı kararlarımın sonucu o. Üç yıldır manasız yere üzdüğüm kendim ve ailem için bile onun hayali ölümü hoş olacak.”
“Seni doğru anlıyorum değil mi? O geçmişte kaldı ve sen onu hayali olarak bile olsa öldürdün.”
“Aslında sen öldürdün ama ben de buna hayır demedim.”
“Evet, haklısın. Ölümünü ben yazdım. Çünkü onun bir daha senin hayatında tek bir saniye bile yer almasını istemiyorum. Hatta sen bana mimar Murat’tan bahsettiğinde anladım ki, ben senin hayatında hiçbir erkeğin mevcudiyetini istemiyorum. Sadece ben olmak istiyorum.”
“Kıskanıyorsun öyle mi?”
“Evet, kıskanıyorum.”
“Kıskanmak için sevmek gerektiğini okumuştum bir yerlerde. Haklılar mı?”
“Çok soru soruyorsun. Ama yanıtı basit bir soru bu. Evet seviyorum. Sakın bana çok kısa zaman olduğunu, bu kadar kısa zamanda aşık olunmayacağını söyleme. Çünkü bizim bugün bir arada olduğumuz on yedinci gün. Ve hemen her gün seni en az beş saat gördüm. Biraz matematik ile uğraştım ve eğer seninle günde iki saatten oluşan buluşmalar yaşasaydık, kırk kez buluşmuş olacaktık. Haftada bir olsa kırk hafta edecekti. Yani on ay. Anlayacağın biz seninle çok uzun zamandır birbirimizi tanıyoruz ve sana aşık olmam çok normal.”
Sibel kahkahalar ile gülüyordu. Kendisini durdurmak istese de aklına gelen kırk buluşma, on ay hesapları yeniden kahkaha atmasına neden oluyordu.
“Bu kadar komik olan ne? Sen beni sevmiyor musun? Bu süre sana yetersiz mi? O zaman sana biraz daha süre verebilirim. Sen ne zaman istiyorsan o zaman bana kararını bildirirsin. Yine de seni sevdiğimi bilerek bu süreyi geçirmelisin. Sana istediğin kadar süre… Sibel şu gülmeyi keser misin artık? Nedir bu kadar komik olan?”
“Polat, senin senaryo yazman yeterli, matematiği bırak. Aşk bu, matematiğe uyması mı lazım? Ayrıca, geçen süre hiç de azımsanacak gibi değil. Ve benim düşünmem gereken bir şey yok. Çünkü hep seni düşünüyorum. Akşamları uyuyana kadar aklımdasın. Sabah seni görene kadar her an yine aklımdasın. Yani düşünme kısmını geçeli çok oldu. Ben onu hep yapıyorum. Tanımak için yaşanılan flörtlerin de insanları tanımada faydası olmadığı ortada.”
“Beni tanıdığından emin misin?”
“Çok iyi tanıdığımı asla iddia etmem. Yine de senin kardeşin için başka bir şehre gelecek kadar ailene önem verdiğini biliyorum. Hiç tanımadığın insanlarla bir araya geldiğinde soğuk ve uzak durmak yerine muhabbete girip eğlenmeyi biliyorsun. Duygularını saklamak yerine ailemin anlayacağı şekilde davranan birisin. Çalışkansın. İyi bir işin var. Cinayet planlıyor olman biraz ürkütücü ama neyse ki bu isteğini yazarak tatmin etmeyi biliyorsun… Gülme. Yalan mı? Ya katiller ya da yazarlar plan yaparmış. Neyse ki sen yazarsın. Gülmesene…”
“Seni seviyorum.”
“İyi.”
“İyi mi? O kadar mı? Sen beni sevmiyor musun?”
“Bana güldün…” Biraz daha uzatmak istiyordu ama dayanamadı. “Ben de seni seviyorum.”
Nihayet söylemişti. Tam bunun rahatlığını yaşayacağı anda kollarındaki ellerin beline sarılıp kendisine çekmesi ile yeni bir heyecan dalgası kapladı içini. Kendisine doğru eğilen o yakışıklı yüzdeki isteği görebiliyordu. Kendi yüzünde de benzer duyguların uçuştuğundan emindi.
“Buralarda ev yaptırabileceğimiz başka arazi var mı?”
“Buraya yerleşmeyi mi düşünüyorsun?”
“Kesinlikle… Pınar’ın tedavisi bittiğinde ailem ile tanışmaya gelir misin?”
“Evet, gelirim.”
“O zaman konuklarımıza onları düğünümüzde görmekten memnun olacağımızı söyleyelim.”

SON




















2 yorum:

  1. Inanılmaz keyif aldım 😃eski dostları okumak harikaydı 😊teşekkürler asuman 💐

    YanıtlaSil