17 Ekim 2015 Cumartesi

YAKIŞIKLI 13. Bölüm


“Ne oldu? Hiç haber vermiyorsun.”
“O yem çuvalı açılmadı henüz. Acele etme. Ne kadar geç hastalanırlarsa o kadar garanti olur işimiz. Bunu ilk defa yapmıyorum. Bana güven.”
“Öyle olsun bakalım. Ama istediğim gibi olmazsa sana yapacaklarım konusunda da sen bana güven. Üstelik uzakta değilim. Birkaç dakikaya yanında olur, seni mahvederim. ”
Telefonu kapatırken sırtının ürperdiğini hissetti. Onu iyi tanımayanların asla tahmin etmeyeceği bir kişiliği vardı. Herkesin sessiz sakin dediği adam telefonda dediklerini gözünü kırpmadan yapacak ikinci kişiliği ile nadir bulunan biriydi…


*****


Toprak, akşam İzmir’e dönmüş ama aklını köyde bırakmıştı. Kendisi de neden olduğunu bilmiyor ama devamlı Ece ile olan konuşmayı, onun hareketlerini ve gelen telefonu düşünüyordu. Sanki bugüne kadar Ece’nin hayatında mıydı? Onun kiminle ne yaşadığını biliyor muydu? O zaman neden merak ediyordu? Onu görmek, konuşmak kafasını çok karıştırmıştı. İlk gençlik yıllarına geri dönmüştü Ece ile. O zaman da Ece ile bir şeyler olamazdı, şimdi de olacağı yoktu. Öyleyse neden hâlâ telefondaki İsmail’i aklından uzaklaştıramıyordu? Düşünmesi gereken Ece ile dünyalarının çok farklı olduğuydu.

Evine girdiğinde bile düşünceleri aynı noktada dönüp duruyordu. Aslında düşünmüyor, düşünmek istemiyor ama o anlar aklından çıkmıyordu. O geceyi rahatsız bir uykuyla geçirdi. Ertesi gün biriken işlerin kontrolleri ile geçen saatler, nihayet kafasını biraz dağıtmıştı.
Öğlen yemeği için müşteriler gelmeye başlamıştı. Çoğu zaman en alt katta, neredeyse gözükmeyen köşedeki küçük masada bilgisayarını açıyor ve hem müşterilerini izliyor hem işleri takip ediyordu. Bunu müşterilerin yüzlerini görmek için yapıyordu. Ara sıra mutfakta çalışıyor, oradayken de aynı takibi yapıyordu. Bugün ocağın başında çalışamayacağı kadar çok işi vardı. Özlüyordu mutfakta çalışmayı, yeni yemekler denemeyi. 
Saatine baktığında bire geldiğini gördü. Artık öğle yemeği için gelenlerin sayısı azalacak, iki gibi hiç kimse kalmayacaktı. Garsonlardan birini çağırdı. Köşe masanın hazırlanmasını istedi. Birazdan o masanın müdavimleri gelecekti. Her öğlen birileri geliyor, sessizce yemeklerini orada yiyor sonra da aynı vakur tavırları ile gidiyorlardı.  Diğer müşterilerinden farklı olarak onlar gerçek müdavimlerdi.
“Toprak Bey, her şey hazır! Gelmelerini bekliyoruz.”
“Anladım, biz işimizi biliyoruz bize karışmayın, diyorsun.”
“Asla… öyle olur mu? İçiniz rahat etsin diye demiştim.”
“Anladım, anladım takılıyordum sadece. Bana da bir çorba verir misin?”
Garson yanından uzaklaştığında bilgisayarına döndü. Ece’ye mesaj atsa yanıt verir miydi acaba? O İsmail denen adam ne yazacaktı ona? Daha önceden mesajlaşmadıkları belliydi. Yeni mi tanışmıştı acaba? O zaman çok hızlı ilerleyen bir tanışıklıktı bu! Telefonu vardı onda. Telefonunu verecek kadar samimiydi!
Toprak kendisini yiyordu neredeyse. Ece ve İsmail’i düşünmek yerine garsonun getirdiği çorbayı içmeye başladı.
Aşçılarını seviyordu!


*****


Ece, annesinden duymamış gibi babası ile bir kez daha konuşmayı denedi. Belki mantıklı açıklamalar yaparsa ikna ederdi. “Baba, Karayel’ler evin çevresi hariç tüm bağları satacakmış. Diyorum ki, yola yakın olan bağın toprağı çok iyi. Oradan iyi de üzüm alıyorlar. O kısmı biz alalım mı?”
 “Hayır” derken babasının neredeyse nefesi kesilecekti. “Sorma bile.”
“Ben de sormayayım diyordum ama sonra neden söylemedin dersin diye kararımı değiştirdim.”
“Şeytan görsün yüzünü o Halil denen herifin.”
“Öyle deme baba, eminim Halil amca da o zaman yaptığından pişmandır ama dediğinden geri dönememiştir.”
“O pişman değil. Zaten bak tutunamadı köyde şehre kaçtı. Bırak şunu savunma bana.” Sözlerinin sonu geldiğinde hırıltılı sesi hepten kısılmıştı. Ece daha fazla konuşup üzmek istemiyordu. Ufak bir sorunun kafalarda bu kadar büyütülmesini anlamıyordu. Halil amca da babası da inatçılık ediyor ve pireyi deve yapıyordu. Çünkü ne o zaman, ne de şimdi o küçüklükte bir bağa ihtiyaçları yoktu. Babasının şimdiki tavrının altında biraz da hastalığının etkisi vardı. Üzmemek için konuyu kapattı.
“Tamam. Yağmuru görüyor musun? Bak nasıl yağıyor. İyi ki çatıyı desteklediler. Neredeyse tepeme çökecekmiş ama ağabeyim ustaları yolladı da sorun kalmadı. Yaza yeniden elden geçecek. O zamana kadar rahat edecekmişim. Eskiden hava durumunu tutturamazlardı ama artık neredeyse saat veriyorlar o saat yağıyor yağmur.” Havadan sudan muhabbet böyle oluyordu işte. Konuyu dağıtmak, üzdüğü babasının sakinleşmesini sağlamak ve yeni konuya ilgisini çekmekti amaç. Başarılı olmuştu.
“Güzel yağıyor. İşler bitmişti değil mi?”
“Bitti, bitti. Merak etme baba, ben senin anlattığın ‘Fırtınada Uyuyabilirim’ hikayesi ile büyüdüm, unuttun mu?

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp ‘çiftlik işlerinden anlar mısın?’ diye sormadan edemedi çiflik sahibi. ‘Sayılır’ dedi adam, ‘fırtına çıktığında uyuyabilirim’. Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: ‘Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.’ Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: ‘Boş verin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.’ Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: ‘Fırtına çıktığında uyuyabilirim’


 İkisi de bu güzel hikayeyi anımsayıp gülümsedi. 
“Aferin kızım. Hadi ben de biraz uyuyayım.”
“İlaçlarını verdiler mi?”
“Verdiler merak etme. Hadi git de sen de dinlen bugün. Dışarıda çalışılmaz bu havada.”
“Tamam baba, iyi uyu sen.”


*****


Sibel, ders çalışmak için bilgisayarı istediğinde Ece, şaraphane için kendisine gönderilmiş liste ve resimlere bakıyordu. Babasının da dediği gibi bu havada dışarıda çalışılmaz diye kendine iş yaratmış, listedeki ürünleri inceliyor, ihtiyaç duyduklarını not alıyordu. Yeni bir sürü alet vardı. Meşe fıçılar pek iyi gözükmüyordu.  Gelen e-postadaki bilgileri excele atıp, elinde olmayanları ayrı bir listeye aktarıp fiyatlarını kontrol etti. Bütçesine son derece uygundu bunlar. Tek sorun meşe fıçıların tahmininden eski olmasıydı. İki sene kadar idare ederdi. Yeni fıçı fiyatlarını araştırınca iki sene için onları almanın çok da kârlı olmadığını gördü. Diğerlerinin kendisi için ayrılmasını talep ettiği e-postasını yazdı. İşi bittiğinde aradan on beş dakika geçmişti. Dizüstü bilgisayarı Sibel’e uzatmak üzereyken aşağıda yeni bir e-posta geldiğini gösteren pencere açıldı.
Reklam sandığı için ilgilenmeyecekti ama Karayel kelimesini okuyunca dikkat kesildi. Mesaj Toprak’tandı. Heyecanla açtı gelen e-postayı. İyi ama o nereden biliyordu adresini? Okumaya başladığında kendi sorusunun yanıtı da öğrendi.
Merhaba Ece,
Umarım iyisindir. Adresini nasıl bulduğumu merak ediyorsundur. Sen telefonda birisine söylerken istemeden duymuştum. İyi de olmuş. Cevat kalfaya ulaşamıyorum. Telefonlarıma çıkmıyor. Senden rica etsem ona ulaşıp beni aramasını söyler misin?
Toprak Karayel

Ece, ekrandaki yazıya şaşkın gözlerle bakıyordu. Ne konuşacaktı Toprak, Cevat ile? Kendisine söyleyebilirdi. Neden onun aramasını istiyordu? Ece, daha fazla düşünmeden yanıt yazdı.
Merhaba Toprak Ağabey,
Hava yağışlı. O yüzden kimse çalışmıyor. Cevat’a ulaşamam. Zaten ona söyleyeceğin şeyi bana söyleyebileceğini biliyorsun.
Ece Kılıç

Toprak, kısa sürede yanıt gelmesine hem sevinmiş hem de şaşırmıştı. Bu kız internetin başında mı oturuyordu? Hem ne yapıyordu internette? Merakla mesajı açana kadar aklından geçenler bunlardı. Mesajı okuduğu an ise siniri bozulmuştu. Ne bir selam, ne bir hatır sorma, aksine sinir edecek şekilde ‘Toprak ağabey’ diyerek başlamıştı yazısına.
“Ne söyleyeceğim sana?” Sinirle kalkarken ekranı da kapatmıştı. İzmir’e dönmeden önce Cevat ile konuşamamıştı. Ona söyleyeceği şey, bağlar satılana kadar Ece’nin lafından çıkmaması olacaktı. Bunu Ece’ye nasıl söyleyecekti? Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Neredeyse tek nefeste yarısını içtiği sigarayı küllüğe bıraktı ve yerine oturdu. Yanıt vermesi gerekiyordu.  Sinirini belli etmeden ne yazacağını bilemediği için aynen onun yaptığı gibi kısacık bir mesaj yazdı. “İlk gördüğünde söyle lütfen beni arasın. Onunla konuşmam gereken bir konu. Zor olacaksa yengemi arar ondan isterim.”
İki dakika sonra “Tamam” yazan bir mesaj aldı.

Tek kelimelik bir yanıt… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder